Bu aralar kafamda Türkiye’nin seçmen profillerini değerlendiriyorum ve Türkiye’deki ana gövdeyi oluşturan seçmen kitlesinin bu ülkeye yaptığı kötülükleri düşünüyorum. Sonra tüm partilerin bu seçmen kitlesini dönüştürmek yerine hazır oy deposu olarak görüp onlara yaptıkları muameleyi düşünüyorum. İşte o noktada geliyor, yok birbirlerinden farkları cümlesi.
CHP’nin kalabalık mitinglerini görünce bir millet uyanıyor diyenler çıkıyor, gülüyorum. Kimsenin uyandığı falan yok. Verdiğiniz rahatsızlıktan dolayı uykularında sağdan sola dönüyorlar, o kadar. Diğer taraf yeniden rahatsız etmeye başlarsa, bu sefer de soldan sağa dönerler. Pek de güvenmeyin yani bu dönme işlerine.
Uyanmaları için seçim kazanıldıktan sonra bu insanları hep ilgiyle takip etmek, onları dinç ve diri tutmak lazım. Onlarla konuşmak, anlatmak, anlaşmak lazım. Bu sebeple millet millet diye topyekun bir övünme yahut yerinme çok yanlış aslında, ben de düşüyorum bu hataya çokça. Basit çıkarımlar yaparken basit kelimeler seçiyoruz. Parantezler, tireler ilgi dağıtıyor çünkü. Ama bu yazı can sıkmak için yazılıyor zaten, canım sıkılıyor çünkü fena halde. Ağlarken buluyorum bazen kendimi bu çaresizlik karşısında.
AKP’yi 23 yıldır iktidarda tutan, tüm yolsuzluklara ve talana müsaade eden, “Buyur beyim kendi malın gibi ye ama bize de vir.” diyen insanlar, demokrasi kahramanı ilan ediliyor şimdi. Demokrasi kahramanlarımız var elbette hem de çokça ama bir de onların arasına karışan, yıllarca sustuklarının kefaretini öder gibi o kahramanların arasında slogan atanlar var çığlık çığlığa, yıllardır besleyip büyüttüğü adama.
Aslında olan şu: Sağın da, solun da hakkı %20’dir bu ülkede. Gerçekten sağcı, gerçekten solculardan bahsediyorum. Bir de ortada büyük bir kitle var ki, hiçbir fikri, ilkesi, ideali yoktur. Onlar kim mi? İfademi mazur görün, yavşaklar. En büyük seçmen kitlesi yavşaklardır bu ülkede. Çıkarı neredeyse oradadır. Her lafı ağzında taşır, her kafaya yanaşır. Bomboş bir su kabı gibidir, içine doldurulan neyse onunla size yanaşır. Bugün kazanır, bugün yer, yarına Allah kerim der. Kendisinden sonra doğanı düşünmez, kendisinden sonra o meclise varanı umursamaz. Dağa çöpünü, şehre talanını miras bırakır. Çok çabuk galeyana gelir, düşünmeden hareket eder çünkü.. Hal böyle olunca, milletim, milletim diye övülen, her daim güçlünün yanında yer alan bu kitledir. Tayyip Erdoğan da onları över, Özgür Özel de. O davaya o güne kadar emek vermiş olanlar da kenardan izlerler. Büyük kalabalıkların öz olmadığını bilerek izlerler.
Şimdi bu kitle, karar vermeye çalışıyor. Acaba hangisi benim için daha kârlı? Hangisinde ekmeğimize bakarız? Öyle hak, hukuk, adalet falan umurlarında değildir. Umurlarında olsa 23 yıl boyunca biteviye artan adaletsizliklerde sokağa çıkacak çok şey vardı, kıllarını kıpırdatmadılar.
Üzgünüm ama bu kitleyi kazanan seçimi de kazanır. Peki, onları kazanmak için onları övmek, galeyana getirmek, mehteri vermek mi gerekir? Kısmen evet, bu gerekir ama onlara asıl imkânlardan bahsetmek gerekir, mümkünlerden. AKP hazır bu kitleyi terk edip yağma politikasına geçmişken, onlara imkânlarını geri kazanmaktan bahsetmek gerekir. İşlerini, aşlarını, topraklarını geri kazanmaktan bahsetmeli. Uzun uzun adaletten de bahsedin elbet, kulaklarına kar suyu kaçsın ama onlar adalet istemedi bu güne kadar, kayırılmaktan son derece mutluydular, ta ki kepçe evlerinin önüne gelene kadar.
Yazıya verdiğim isim; başrollerinde Türkan Şoray, Cihan Ünal ve Hümeyra’nın oynadığı; Atıf Yılmaz’ın yönetmenliğini yaptığı, Necati Cumalı ve Deniz Türkali’nin senaryosunu yazdığı Mine filmindeki bir replikten geliyor. Filmde küçük bir kasabada öğretmenlik yapan kardeşinin yanına ziyarete gelen İlhan Bey, kardeşi ve onun arkadaşı Mine’yi alışverişe çıkarır ve bir çarşıya girerler. Çarşı, eski bir Selçuklu medresesinin içerisinde kurulmuştur. Medresenin duvarlarında t-shirtler, formalar, elbiseler asılıdır. Köşede bir pastane vardır, adı Dallas Pastanesi. “Selçuk Medresesinde Dallas Pastanesi” der birden gördüğü manzara karşısında içi acıyan İlhan Bey. Kasabalı üzerinde yaşadığı tarihin kıymetini bilmez ve ondan gündelik bir kavgayla istifade eder. Dallas Pastanesi’nden üç dondurma alır, alışverişleri biten hanımlara ikram eder İlhan Bey ancak hanımların yüzü düşer, üzülürler. Sebebini anlamakta güçlük çeken İlhan’a durumu izah ederler, burada kadınlar ulu orta dondurma yiyemez. İlhan’dan aldıkları cesaretle yerler dondurmaları ve kasabadaki dedikodu ateşini de yakmış olurlar. Belediye başkanından, doktoruna, eczacısından, kopiline herkes bu dedikodu kültürünün bir parçasıdır. Ne kadar az ve yavaş değişiyoruz diyorum, 1983 yılında, ben doğmadan bir yıl önce vizyona giren bu filmi izlerken.

Bugün Sümela Manastırındaki duvar resimlerini balyozlarla yok edenler, muhalefetteki partilerin sokak stantlarına saldıranlar, öldürülen bir kadının ardından meğer yolluymuş diye dedikodu çıkaranlar aynı insanlar. 90’larda birazcık toparlanır gibi olsa da 23 yıldır geriye sardık çünkü onlar iktidardalar, kasaba ahalisi.
Müzelerimiz soyuluyor, evlerimize el konuluyor, çocuklarımızın sınav sonucuna bile çökülüyor çünkü linç ve yağma kültürünün ürettiği vasatın iktidarının ulaştığı Nirvana böyle olur!! Ekonomik krizden ziyade sosyal kriz düşündürüyor beni. Bu halkı eğitmeye nereden başlamak lazım? Selçuklu medresesinde Dallas Pastanesi açan; doktorun, eczacının, belediye başkanının bir parçası olduğu bu kültürde dönüşüm nereden başlamalı? İlhan Bey, Mine Hanım, öğretmen hanım linç edilse de, arkalarında bir iz bırakarak gittiler o kasabadan.
Asla ümitsiz değilim çünkü bu çölde ne irfan sahibi insanlar yetişti.
Yağma kültürünün fedailerinin yanında, dün vefat ettiğini öğrendiğimiz bir Metin Sözen yetişti bu ülkede mesela. Ülkesinin tarihi mirasını korumak için ömrü boyunca Anadolu’nun bu vurdumduymaz insanlarıyla cebelleşti. Halkın üzerinde yaşadığı ve neyin üzerine bastığının dahi farkında olmadığı cevherleri fark ettirdi bazı belediye başkanlarını ikna ederek. Devri daim olsun.
Karar vermeye çalışıyorum işte, o insanlara nasıl ulaşılır? Yobazlara, yavşaklara, bencillere, boş vermişlere.. Anlatıyorsun, umursamıyor. Öfkeleniyorsun, sırıtıyor. Bu ulaşılmazlığa nasıl ulaşılır? Bildiğini okumanın çok tesirini gördüm şahsen, onlar da bildiğini okur zaten. Bu, baskıya maruz kalan kişinin konfor alanını genişlettiği gibi bir iletişim modelidir aynı zamanda, saman altından yürüyen su gibidir. Baskı görenle birlikte baskıyı üreteni de rahatlatan bir yöntemdir enteresan bir biçimde. Ona, içerisinde bulunduğu saçmalığı gösterirsin bir ayna misali. Senin umursamadıkların sayesinde anlar umursadıklarının, içerisinde bulunduğu tasallutun manasızlığını.
Burada özgürlüğü yaratan en önemli husus, baskının karşısına dikilen cesarettir..



