Furti, furti, furuldi..

Adalet ve Kalkınma Partisi iddialı bir kuruluş, güçlü bir yükselişin ardından kötü bir finalle çöküş dönemine girdi. Onlarla birlikle sistem de çöküşün eşiğine geldi çünkü tüm kademeler AKP’li bürokratlarca işgal edilmişti. Dur diyen yok, yapma diyebilen yok, izin vermem diyen yok, sınırsız bir güçle ve yüksek bir hızla çöküş dönemini yaşıyor, yaşatıyorlar.

AKP’nin şahlanış döneminde kurumları ve imkânları aralarında üleşirken çoğumuzun ağzında bir cümle vardı: Çöküş döneminde önce siz birbirinizi satacaksınız.

İşte şuan bunu yaşıyoruz. Yediler, yediler, yediler, imkânları tükettiler ve şimdi birbirlerini yiyorlar. Gülistan Doku cinayeti ve birçok olayda bunu deneyimliyoruz. Süreç yeni de başlamadı ama şimdi iyice hızlandı.

AKP’lilerin evirildikleri insan tipini görünce şöyle bir cümle düşmüştü aklıma, “Korktuklarına değil, emin olduklarına yenilecekler.”. Bazı durumlar vardır, müdahale edemezsiniz, onun kendi kendisine sönümlenmesini beklemek zorunda kalırsınız. Örneğin patlayan bir yanardağ, bir çığ, öylece seyretmek ve bitmesini beklemek zorundasınız. Durduramazsınız, engelleyemezsiniz. AKP de ironik bir biçimde bizim doğa olayımızdı. Yaşandı bitti saygısızca diyeceğimiz bir doğa olayı.

Cumhuriyet kurulduğu andan itibaren toplumda birikmeye başlayan enfeksiyonu, sıkışmışlığı ancak AKP çıbanının büyüyüp, büyüyüp içinin boşaltılmasıyla atabilecektik vücuttan. Sağduyusuna her daim güvendiğimiz halkımız, bu korkunç doğa olayının sonuna geldiğimizi biliyor ve AKP’nin kendi kendini bitirmesini izliyor sabırla. Son viraja geldiğimiz şu yıllarda artık iyiden iyiye uç verdiğini ve nihayet içinin boşalma aşamasına geçmiş olduğunu görmenin rahatlığıyla olsa gerek, eli cebinde izliyor süreci.

Hayatında ilk çıban deneyimini yaşayan gençler endişeli ama eski kuşaklar sakin, “Biz neler gördük yeğenim.” rahatlığındalar. Belediye başkanları mı içeri atılmış, “Aman ne olmuş, bi sene yatıversinler, sonra senelerce iktidarda kalacaklar zaten, önce çile çekmeleri iyidir, kıymet bilirler. O arada çalışsın, kafasını dinlesin, kendisini hazırlasın. Başbakan asıldı bu ülkede, bu ne ki?” soğukkanlılığındalar.

Soğukkanlılık iyidir, sıcakkanlılık da. Galiba ikisinin dansı en iyisidir. Biz de böyle yapıyoruz zaten. Denizdeki dalgalar gibi, bir kumları yalıyor, bir denizimize dönüyoruz. Kendinden emin, salınıyoruz yakamozda, sakince bekliyoruz güneşin açmasını.

İşaretler çoktur erenler, işaretler çoktur.

A’tel-emru..

Türkiye, yıllarca bastırdığı, horladığı, aşağıladığı vasatın tüm çirkefliğini sergilemesini izledi sabırla, ibretle. Delirsin, delirsin ve anlasın, kudurmanın da bir hududu varmış kardeşim. Sınırlar iyidir, sınırlar bizi korur, sınırlar, sınırları aşmak isteyenleri dahi korur. İşte sonsuz ve sınırsız çirkeflik ve nispet çağında sınırların özlemini duyduk. Asaletin ağırlığını özledik. Ciddiyete hasret kaldık. Laubalilikten utandık, ağırbaşlılığı övdük. Biz, sınırları aşmak isteyenler, sınırlar iyi ki varmış dedik..

Sınırsızca suça bulaşan ve kendisine hiçbir şey olmayacağını düşünenler ahlakı hatırladı. Yozlaştırdığı sistemin aparatı olsa da yozlaşmanın yüzü olmak istemedi ama kaçamadı da, çünkü çok emindi sınırsızlığın onu koruyacağından.

Dün şöyle bir haber okudum ve sınırsızlığın nasıl kendi başını yediğini bir kere daha ibretle gördüm:

“Macaristan’da Orban dönemi kapandı: Meclis koltuğunu da bıraktı.”

Eyyy Orban,

Orban gibiler şunu yapar:

Ele geçirdiği iktidarı halka hizmet etmek yerine kişisel hırsların için kullanır. Hesap vermekten kurtulmak için kendine kendi gibi tıyneti düşük suç ortakları bulur ve işbirliği yapar. Birlikte daha çok suça bulaşırlar ve suça bulaştıkça adrenalin giderek artar. Bu sefer, iktidarda kalmak için suça bulaşmak zorunda kalırlar ve suçlarının hesabını vermemek için de iktidarda kalmak zorunda kalırlar.

Kaçınılmaz son geldiğinde, yani suçları iktidarlarının başını yediğinde, hesap verecek daha çok suçtan başka hiçbir şey kalmaz ellerinde.. Sınırlar iyidir, kanunlar iyidir, edep-ahlak iyidir derler hikâyenin sonunda. Kuralları çiğnemeyenler ahmak, kendileri uyanık sanırlar. Hâlbuki kurallara uyanlar, belalı bir gelecekten, her daim kaybetme korkusu yaşayacağı bir maldan ve güçten ziyade, kendinden emin ve huzur içerisinde yaşamak isterler de o yüzden kurallara uyarlar, ahmak olduklarından değil..

Dünyanın herhangi bir ülkesinde sınırları elinden alınan tüm güç odakları kendilerini ve halklarını mahvederler. Bu, küçücük bir ailede bile böyledir. Bir kişinin sınırsızlığı tüm aileyi mahveder.

Ooo, gördünüz mü nereye geldik? Tıpkı bedenlerimizin ruhlarımızı sınırladığı gibi, kapladığımız alanlar da sınırlı olmalı. Bize düşen, o sınırın içini ne kadar güzel döşeyeceğimizdir.

E özgürlük?

Özgürlük,  kısıtlı imkânlarla yaratabileceğim sonsuzluktur. Tıpkı bir tuvale çizebileceğim resimlerin sonsuzluğu gibi. Tıpkı 7 renkle elde edebileceğim renklerin sonsuzluğu gibi. Tıpkı 12 notayla besteleyebileceğim eserlerin ve müzik türlerinin sınırsızlığı gibi. Tıpkı 29 harfle üretebileceğim metinlerin sınırsızlığı gibi. Tıpkı milyonlarca beyin hücremle üretebileceğim fikirlerin sınırsızlığı gibi..

“Bana sınırlarımı çiz, sana neler yaratabileceğimi göstereyim..” NBA

Bizim sınırsızlığa değil, iyi belirlenmiş sınırlara ihtiyacımız var. Herkesin hakkını, hukukunu gözeten kurallara ihtiyacımız var. Bu kuralları layıkıyla uygulayıp kimsenin sınırlarını ihlal etmeyen adil bir yargıya ihtiyacımız var. Sınırlarımızı koruyan bir sisteme ihtiyacımız var.

***

Son olarak, şu fotoğrafı gördünüz mü?

Akın Gürlek, devlette hiçbir yetkisi ve temsiliyeti olmayan Bilal Erdoğan’ın önünde ellerini bağlamış. Herkesi tutuklayan eski başsavcı, hızını alamayıp sonunda kendini tutuklamış. Üstelik daha sınırsız yetkilere kavuştuğu söylenen bakanlık koltuğuna oturduktan sonra, bak sen.

Bizim oralarda bir laf vardır, “Furti, furti, furuldi.” Yani, “Vurdu, vurdu, vuruldu.”. 

İşte sınırsız yetkilerin varacağı yerle ilgili küçük bir örnek..


Not: Sizlere reklamsız bir yazı okuma deneyimi sunuyorum. Beni desteklemek isterseniz,

Patreon hesabım: https://www.patreon.com/c/nurbetularas