Biyografi

Dünyayı değiştirmeye kendimden başlamam gerektiğini biliyorum..

13.07.1984 - Çocukluk

Bursa Gemlik'te doğdum. İlköğrenime burada başladım. Alerjik Astım Bronşit hastası, ufak tefek bir çocuktum. Yarım çay bardağı süt yahut oyun oynarken uçan bir yastık beni acile sürükleyebilirdi. Ailem Nakşibendi tarikatına bağlıydı ve evimizde koltuk, masa, televizyon, Kâbe fotoğrafı haricinde tek bir fotoğraf, resim bile yoktu. Çok az sayıda oyuncağımız vardı. Peygamberin zamanında koltuk diye bir şey olmadığı için salonumuzda koltuk takımı ve yemek masası yerine minderler vardı. Aslında evlenirken tüm bunları almışlar ancak hoca efendileri bunların uygun olmadığını söylemiş olsa gerek, hepsi atılmış. Yemek, elbette sünnet olduğu üzere yer sofrasında yenirdi.
Bir çocuk için oldukça renksiz bir hayat. Baba bizim için güven değil, korku figürüydü. Babanın yanlış bulduğu hemen her şey, öfke veya ceza sebebi olabilirdi. Bunun genel geçer bir yanlış olmasına gerek yok, onun için yanlış olması yeterli. Örneğin, otururken bacak bacak üstüne atmak, suyu ayakta içmek, ezan okunurken dik oturmamak, söylendiği saatte uyumuş olmamak, yemeğini sünnetlememek vs. Gemlik'teki hayatımız, babamın Kâbe'de elektrikçi olarak iş bulması sebebiyle sona erdi. Toplamda 2 yıla yakın orada çalıştı. Bu iki yılın son 6 ayında biz de orada kaldık ve kız kardeşim ile birlikte bir Türk ilköğretim okulunda eğitim gördük. Orta öğretim ve lise dengi Türk okulu olmadığı için abimi akrabalarımıza bırakarak gitmiştik. Abim bizi özlediği ve artık psikolojik problemler baş göstermeye başladığı için bu macera 6 ayda sona erdi ve Türkiye'ye dönerek Samsun'a taşındık.

1994 - Ergenlik

Samsun'da 6 ay kadar kaldık. Oradaki hayatımı çok seviyordum. Elbette yasaklar ve korku ortamı yine devam ediyordu ama annemin ailesiyle kurulan sevgi bağı o baskıyı azaltıyordu. İyi bir okulda eğitim görüyorduk. Dayımın babama karşı ufak müdahaleleri kendimizi yalnız hissetmememize, arkamızda bize destek olacak biri olduğu hissini duymamıza sebep oluyordu. Ancak bu mutlu dönem kısa sürdü. Babamın kardeşi ile iş kurması sebebiyle Manisa'ya yerleştik. Annem ve biz asla gitmek istemiyorduk ama bu hikâyede çocuklar ve kadının fikirlerinin bir önemi yok elbette. Gözyaşları ve travmalarla sürüklendik Manisa'ya. 7 yıl kadar yaşadık Manisa'da. İlkokul ve orta okulu orada bitirdim. Bizim ailemizden farklı komşularımız ile dostluk kurduk. Bu dönem onların aileleri, kuzenlerimiz ile bizim ailemiz arasındaki uçurumu fark ettiğim dönem. Büyükbabam -dede dedirtmezdi sakalı olmadığı için- her gün traşını olan, gazetesini alıp bulmacalarını çözen, köy enstitüsünde eğitim alıp öğretmen olmuş bir cumhuriyet çocuğuydu. Sosyal demokrattı. O ne kadar sekülerse babaannem de o kadar dindardı. Bu yüzden diğer üç çocukları seküler bir yaşam süren, Atatürkçü, sosyal demokrat görüşlü insanlarken, babam, annemin ailesinin de etkisiyle dine merak sarmış, hatta daha ileri gidip bir tarikata bağlanmış ve hayatı dini ve hoca efendisinden ibaret olmuştu. Manisa'da 4. sınıftan itibaren ilköğretimi ve orta öğretimimi tamamladım. Liseye geçiş döneminde İngilizce Anadolu İmam Hatip'i kazandım ve bir yıl hazırlık sınıfında okudum. Liseye geçtiğim dönem 28 Şubat kararları yayınlandı ve bir yıllık direncin ardından, ailem beni okuldan aldı.
Dünya başıma yıkılmıştı çünkü hayatımı değiştirmek için önümdeki en büyük imkân olan eğitim hayatım elimden alınmıştı. Hayallerim suya düşmüştü, ben de derin bir depresyona.

2000 - Yeni bir hayat mı?

Milenyumda 95 yılından beri süre gelen ekonomik kriz ve babamın iş hayatında peş peşe yaşadığı başarı ve başarısızlıklar sonucu soluğu yeniden Samsun'da aldık. Ailenin rızası alınmadan sürüklenilen bu zoraki yol sadece yıkım, kayıp, acı, gözyaşı ve kırgınlıklar olarak kaldı hayatımızda. Annemin ailesi bize destek olacaktı. Üstelik başörtüsü yasağında Manisa pilot bölgeydi ancak Samsun'da yasak uygulanmaya başlamamıştı. Yeniden eğitim hayatımıza dönebilecektik. Bir umutla Samsun'a taşındık. İşte şimdi beni bekleyen kaderi mi yaşayacağım, yoksa ipleri ele mi alacağım, bunu anlayacağız. Samsun'da İmam Hatip'e kayıt yaptırdık ancak İngilizce Anadolu İmam Hatip hakkımı kaybetmiştim. Ne yapalım, bu da bir şeydir, hiç değilse eğitimime devam edebileceğim. Kısa bir süre okula devam ettik. Ardından yasak buraya da sıçradı ve tüm Türkiye'ye yayıldı. İkinci defa hayallerim elimden alındı ve bu defa bir çare de yok. İlk şokun ardından, başörtüsü probleminin öyle kolay kolay hemen çözülemeyeceğini kabullendik ve bir gün üniversiteler başörtülülere de serbest olur diye liseyi Açık Öğretim sisteminden bitirdik. Öte yandan evden uzaklaşabilmek dikiş kurslarına gidiyordum.
Aynı dönem dine kafayı taktım. Hatta hafızlık yapmaya bile kalktım. Afganistan'lı bir öğrenci kızdan hafızlık dersi almaya başladım.
Tamam, devlet başını açmadan okula almam diyor ve bana büyük bir haksızlık yapıyor ama başımı açıp açmayacağıma neden ben karar veremiyorum? Din neden bu konudaki kararı babama veriyor? Benim bir hükmüm yok mu? Babanın üzerimizdeki bu sonsuz gücünü, tanrının ona verdiği ehliyeti sorguluyorum ve anlamak istiyorum, tanrı kadınlardan ne istiyor?
Sadece bu coğrafyada doğduğu için Müslüman olmuş ve Müslüman bir erkek olarak eşi, çocukları hatta komşuları üzerinde bile sorumlulukları olduğunu düşünen bir adam var karşımda. Normalde akıl yürütme becerisini sorguladığım bu kişi, nasıl olur da hayatımla ilgili bu kadar ciddi bir kararı verme yetkisine sahip olabilir? Eğer bu ülkede değil de Afrika'da bir kabilede doğsaydı, böyle bir ehliyeti olmayacaktı. Ya da Avrupalı bir Hristiyan olsaydı, ben özgür olacaktım. Hatta Türkiye'de seküler bir ailede doğmuş olsam, tüm hayatım boyunca daha özgür yaşayacaktım.
Haliyle işin ucu tanrıya vardı ve şu soruyu sordum, "Tanrım, ne istiyorsun benden?"
Şu basit hayatı yaşamak, bu kadar zor olmamalıydı. Zorlaştıran, her konuda yüzlerce fikir ve karar sahibi olan oydu ve bu hayatta bana ve kararlarıma yer yoktu. Aslına bakarsanız, böyle bir durumda insan isyan ediyor. Dinden, tanrıdan, babadan ve onu otorite olarak kabul eden herkesten nefret ediyorsunuz. Ancak ben yine de bu öfkeyle dini reddetmek yerine onu öğrenmeye karar verdim.
Meal okudum, tefsir okudum, hadis külliyatları okudum. Başta kafama yatmayan şeyler olmasına rağmen dindar oldum çünkü Kur'an babamın ve hocalarının anlattığından daha hoşgörülü bir metindi ancak hadis ve ilmihal kitaplarında iş değişiyordu. Erkek hocalar, evliyalar kural üzerine kural boca etmişti dine. Çok fazla telkin vardı ve doğduğunuz andan itibaren etrafındaki herkes, yeterince dindar olmayanlar bile dinin gerçekliğini kabul ediyor, size uygulanan baskı konusunda sessiz kalıyordu. Örneğin dini yaşamayan biri dini eleştirmiyor, "Bu benim eksikliğim, bir gün ben de yeterince dini kuralları uygularım inşallah." diyordu.

Haliyle kafası karışmış bir ergen olarak galiba sorun bende diyordum. Kendimi inanmaya zorluyordum. AKP'nin de dini kamusal alanda daha görünür kılmasıyla, kitaplardaki çelişkiler insanların sözlerine, davranışlarına da yansımaya başladı. Yani flu alanlardaki fikri çelişkiler, görünür örneklere, somut çelişkilere döndü. Öyle dindar olmuştum ki, artık etrafımdaki dindarların çelişkili tavırlarını eleştiriyordum. Öte yandan, din tarafından yaşamamız beklenen hayat, bizi resmen hayatın dışına itiyor, bizi diğer insanların ve sosyal hayatın dışına itiyordu. Dini yasaklar yüzünden diğerleriyle eşit şartlarda yarışamıyorduk.

Etrafımızda akrabalarımız haricinde tanıştığımız insanlar komşularımız ve ailemin cemaatine mensup ailelerin kızlarıydı. Onlar da kardeşim ve benim gibi 28 Şubat sebebiyle okuldan ayrılmak zorunda kalmış, eş bekleyen ama aslında öyle bir hayatı kendilerine yakıştırmayan kızlardı. Hem gururlu hem çok mutsuzlardı. Bu dindar kızlardan oluşan arkadaş grubumuzla her hafta toplanır, önceden belirlediğimiz bir konu hakkında o haftaki çalışmalarımızı birbirimize sunar ardından o hafta için seçtiğimiz hadislerimizi okurduk. Bu bölüm toplantımızın en heyecanlı bölümüydü çünkü bize maceramızı, ideallerimizi, ne kadar kutlu bir yolda fedakarca savaştığımızı hatırlıyor, gururlanıyor yahut yep yeni bir dini bilgi öğreniyorduk.

Son derece dindar, hatta sofu kızlardık. Ailelerimizi tenkit ediyorduk. Birbirimize dini telkin ediyor, yakışıklı ve modern dindar erkeklerle evlenirsek, hiç değilse evlilik hayatımızda baskıdan kurtulmanın hayallerini kuruyorduk yahut erkeklerden nefret ediyorduk onlara mecbur kaldığımız için ve bizi kurtarmadıkları için. Ama aslında hepimiz hayallerimiziden-hayatlarımızdan olmuştuk ve hayallerimizdeki erkeğin yanına bile yaklaşamayacak kadar öfkeli, aykırı tiplere dönüştüğümüzü içten içe biliyorduk. Dinen çok makbuldük ama gerçek hayatta hiçbir karşılığımız yoktu. Hepimiz mutsuz, depresif, yalnız ve hüzünlüydük.
Ben de ağır bir depresyondaydım uzun zamandır ve doğduğum günden itibaren eve geldiği anda odalarımıza kaçtığımız, öfkesine ve hışmına uğramamak için yanında sustuğumuz, konuşurken yutkunduğumuz babama isyan bayrağını çektim. Gittikçe miligramları artan depresyon ilaçları kullanıyor ve zihinsel olarak yaşadığım inanç ve varoluş krizleri sebebiyle deliliğin sınırlarında geziniyordum. Artık yetişkinliğe geçmemiz gereken çağda bir gün sofrada yemek yerken, yemeğimi yemediğim için beni azarlamaya başladı. O konuştukça benim kalbimin atışı hızlanıyor, vücut ısım yükseliyor, yüzüm kızarıyor ve kafam zonklamaya başlıyordu. Birden bire yer sofrasından ayağa kalktım ve ona, "Senin yüzünden depresyon ilaçları kullanmaya başladım. Doktor bugün yine ilacımın dozunu arttırdı. Delirmemi mi istiyorsun? Ben delirmeyeceğim, sen delireceksin" diye bağırdım. Annem ve kardeşlerimin şok olmuş bakışları arasında o evde bir anda otorite değişmişti. Otorite ben olmadım ama babamın tahtı sallanmıştı. Artık söz sırası bizdeydi. Abim zaten erkek olması sebebiyle daha eyvallahsızdı ama o bile baskı altındaydı. Annem gittikçe daha rahat öfkelenmeye ve öfkesini dile getirmeye başladı. Eşine itiraz etme hakkı olmadığını öğrendiği için maruz kaldığı her şeyi yutan kadın, konuşmaya, bağırmaya başladı.
Dinen hoş görülmese de evden kurtulmak için çalışmaya başladım. Eve çok yakın bir eczanede iş buldum. Sonra evden daha uzak başka eczanelere girdim. Ancak bir türlü sigortalı olamıyordum. Artık kalfa olacak kadar bilgi sahibi olduğum, eczaneyi tek başıma döndürebildiğim halde, eczacım bir türlü sigortamı yapmıyordu. Israrlı taleplerim sonucunda lise mezunuyum diye sigorta yapılmayacağını duyduğum bir görüşme sonucunda bu işin beni hiçbir zaman bir üst noktaya taşımayacağını, hayallerime giden yolda beni oyaladığını fark ettim ve üniversiteye hazırlanmaya karar verdim.
O dönem başörtüsü yasağı kalkmasa dahi bazı rektörler başörtüsüne göz yumuyordu. İşten çıkıp üniversiteye hazırlandım. AKP'de vekil olan bir aile büyüğüm beni dershaneye yazdırdı. Yaşım 24. Yaşıtlarımın mezun olup işe girip evlenmeye başladığı bir dönemde, ben daha yeni üniversiteye gidiyorum.

2007 - Yeni bir hayat

Bir dönemlik hazırlık sonucu 2 yıllık bir bölüm kazandım. Konya Selçuk Üniversitesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım. Yaşıtlarımın aksine sosyalleşmek, gezip eğlenmek ve hayatımı yaşamak yerine, okulun eğitim, kurs, kulüp imkânlarını değerlendirdim. Öte yandan Nakşibendi cemaatine ait bir yurtta kaldığım için cemaat etkinliklerine katılmak zorundaydım.
O dönem tasavvufa merak sardım ve dini öğrendiğim yıllardaki tüm çelişkilere dair tutarlı cevapları tasavvuf sisteminde aradım. Ergenlik döneminde ertelediğim ama kaçamayacağım, cevap bulmadıkça kendi hayatımı yaşayamayacağımı anladığım özgür irade meselesine tasavvuf ekolleri farklı cevaplar veriyordu. Kafam iyice karışmıştı. Hem Konya'da bir Biyokimya profesöründen tasavvufu öğreniyor, Mesnevi üzerine sohbetler ediyor, Ledün ilmi üzerine hiçbir yerde rastlamadığım bilgiler öğreniyordum, hem de Dücane Cündioğlu'ndan felsefi yorumlar okuyor, izliyor, söyleşilerine katılarak iyice kafamı açıyor, kendi dünyamda kaybolacağım bir karadeliğe doğru çekiliyordum.
Hem üniversite hem sonraki iş yıllarımda bir ayağım hep Konya'da Ali Muhtar Hocamın izinde ve İstanbul'da, Dücane hocanın derslerinde oldu.

2010 - ne kadar kararlısın?

Okul bittikten sonra bir dönem iş aradım. Samsun bu anlamda fırsatlarla dolu bir şehir değildi maalesef. Ailemdeki eski bir Refah Partili, siyasi yasağından dolayı AKP'de vitrinde yer almamış vekilin yardım teklifiyle Samsun Büyükşehir Belediyesi'nde işe girdim. Yaşlılara Hizmet Merkezi'nde göreve başladım. Burada hem insanlar alemi dediğim bir sınanma yaşadım, hem bir ekibi koordine etmeyi, iletişim dilimi geliştirmeyi öğrendim, hem de birbirinden ilginç hikayelere, olaylara, karakterlere, kokulara aşina oldum. Tasavvuf öğretisinde bahsi geçen Nefs terbiyesi eğitimini bu çalışma dönemim esnasında öğrendim ve çalışma hayatım boyunca nefsimle çok sınandım. 4 yıl kadar sürdürdüğüm bu görev sırasında derslerine devam ettiğim Dücane Hocanın halkasından etkileyici bir kararkter ve entellektüel bir kişilik olduğunu düşündüğüm eski eşimle tanıştım. Hayatta kimseyle tam olarak uyum sağlayamayacağını düşünen ve muhtemelen asla evlenmeyeceğim diyen iki kişi, 4 ay içerisinde evlenmeye karar verdi. İkimiz de zor insanlardık. Kolay kolay bir ilişki kuramayacak, Dücane Hocanın tabiriyle "Kendiyle başı belada" tiplerdik. Düğün davetiyemize Dücane Hocanın şu aforizmasını yazdırmıştık.
"Herkes birini bulur. Bazıları birbirini bulur."
Evlenirken ayrıldım Samsun'dan ve İstanbul'a yerleştim. Bir müddet sonra yine AKP'li akrabalarım sayesinde eski eşimin de orada çalışması sebebiyle Sabiha Gökçen Havaalanında iş buldum. Yolcu Hizmetleri Memuru olarak işe başladım. Check-in memuru, kontuar sorumlusu, boarding memuru oldum. Hayatım boyunca yaptığım en aksiyon dolu işti. Tamamen kendine ait gündemi ve dili olan heyecan dolu bir dünya. Evliliğimde birçok problem yaşıyordum. Başlarda çocuk sahibi olmayı düşünmesem de eski eşimin isteği ve değişme kararlılığı sebebiyle çocuk yapmaya karar verdim. Ancak hamilelik sürecimin ilk aylarından itibaren eski sorunlar yeniden baş göstermeye başladı. Gergin bir hamilelik ve oldukça sorunlu bir doğum geçirdim. Doğumun ardından kızım 10 gün kuvezde kaldı ve bu olay benim için büyük bir drama dönüştü. Hayatınızdaki en gerilimli anlardan biridir doğum anı, çok fazla sorun yaşanabilir. Öte yandan yepyeni bir insan, yumuşacık dünyasıyla hayatınıza girmek üzeredir. Haliyle heyecanla beklediğiniz bu hayat daha en başından onu koruyamamak, kaybetmek, ölüm korkusuyla yüzleşmenize sebep olunca allak bullak oluyorsunuz. Düşünsenize, hayatınız boyunca onun için duyacağınız endişe, onu sarıp sarmalama, koruma istediğinizin büyük bir tehdit altında olacağı gerçeği, o en hassas anda yaşatılıyor. Yumuşak kumaşlara sarmak istediğiniz, dokunurken incitir miyim diye endişeleneceğiniz bebeğiniz, kablolar, ışıklar, iğne delikleriyle çırılçıplak, savunmasız karşınızda. Onu o işkenceden kurtarmak için elinizden hiçbir şey gelmiyor. Korkunç bir deneyim. Çocuk sahibi olmak demek, hayatınız boyunca korkacağınız bir şeyinizin olması demek.

2019 - Yine yeni hayat

Benim gibi kadınlar katlanmak yerine her şeye sıfırdan başlar. Benim hayatımda bu 3 defa falan oldu. 3 defa her şeye sıfırdan başladım. Kötü giden evliliğimdeki sorunlar kızıma da yansıyacağı zaman, işte orada dur dedim ve ayrılmaya karar verdim. Artık sağlık sorunları olarak karşıma çıkmaya başlayan sorunlar ya beni daha da hasta edecek ve ben erken yaşta kızımın hayatından kopup gidecektim yahut kızımı da alıp ikimize özel, birbirimizi çok seveceğimiz ve her şeyimizi neşeyle paylaşacağımız yepyeni bir hayat yaratacaktım. Kızımı da alıp, kaçarcasına Samsun'a döndüm. Evlilik sebebiyle eski işimden ayrılırken daire başkanım bana "Ne zaman istersen gelebilirsin, kapım sana her zaman açık." demişti. Bu sözü unutmamıştım ve kredi ödemeleri, kızımın masrafları için acilen bir işe girmem gerektiği için soluğu eski daire başkanımın yanında aldım. "Allah'ın emri, peygamberin kavliyle eski işimi sizden geri istiyorum." dedim. Hah hah hah diye güldü. Evet o işimi bana verirdi vermesine ama burada işleri öyle yürümüyordu, belediye başkanına bir telefon gitmesi gerekiyordu. O telefon hemen gitti. AKP'li eniştem bana yine yardım etmişti. Ancak ikinci bir sorun vardı. 15 Temmuz sonrası taşeronlara sınırlama getirilmişti ve belediyeler sadece kararname ile personel alabiliyordu yanlış hatırlamıyorsam. Daire başkanım bana dedi ki, "Kararname olmadığı için şuan seni alamam. Sadece tek bir taşeron kaldı elimde ancak o da sonuna kadar dolu. Sadece 1 işçi var, hırsızlık sebebiyle davası sürüyor. O ceza alır ve işine son verirsek, ancak o zaman seni alabilirim." 15 gün sonra haber geldi, kişinin iş akdi fesh edilmiş. Mucizevi bir şekilde işe geri döndüm. Kızımla birlikte yeniden aile evindeydim, çalışıyordum. Öte yandan kendimi ve hayatımı yeniden sorguluyordum. 2012'den beri inancımı yitirmiştim ve başımı açmak istiyordum. 2015'den beri ise kesin kararlıyım olduğum gibi görünmeye ancak ailem o kadar tahammülsüz ki, bu konuda adım atmaya cesaret edemiyorum. "Eski eşim beni bahane et, eşim istemiyor de ve açıl." derdi hep. Ancak başımı açmak başkasının arkasına saklanarak yapmak istediğim bir şey değildi. Bu benim için bir onur meselesiydi, benim meselemdi. Varlığımı ve kararlılığımı, onurumu, irademi ilan etme meselemdi. Bunu ona kaptıramazdım. Yıllar içinde ailemi alıştırmaya çalıştım ama asla alışmıyorlardı. Bir gün evden başım açık olarak çıktım. Bunu yaptığım zaman, evden göndermek de istediler, yeniden örtün diye de yalvardılar ancak zamanla alıştık, uzlaştık. Ben açılınca babam kendini kapattı. Halen de bana alışmadı, bende onun evladının önüne koyduğu dinine ve hocalarına alışamadım bir türlü. Ancak ailemin diğer üyeleri ile bu sorunu aştığımızı düşünüyorum.

2022 - İşte şimdi hayalimi yaşıyorum

2022 Mayıs ayında sürekli izlediğim Medyascope'da Ruşen Çakır ve Ahmet Şık'ın cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde Kemal Kılıçdaroğlu'nun adaylığını tartıştıkları programı izledim ve yaptıkları yorumlar üzerine, muhafazakâr kesimin ne kadar değiştiğini kaçırdıklarını, AKP'li ailelerin çocuklarının dönüşümünü fark etmediklerini düşündüm. Bu duruma itiraz eden, gerçekte nasıl bir kitle ile karşı karşıya olduklarını anlatan uzun bir yazı yazdım ve Ruşen Çakır'a mail attım. Yazının başlığı şuydu: "Bir 28 Şubat Mağduru Kemal Kılıçdaroğlu'na oy verir mi?" Ruşen Çakır 10 dk. sonra mailime cevap verdi ve adını kullanmadan olduğu gibi yayınlıyorum dedi. Bende bir heyecan.. Yazı çok okundu. Çok mutlu oldum. Sonunda senelerdir içimde kurduğum cümleler insanlara ulaşmıştı ve daha da önemlisi, cümlelerimin insanlarda bir karşılığı vardı. Yüzsüzlük edip ona bu konuda yazmak istediğimi söyledim ve örnek birkaç yazı gönderdim. Günlerce cevap gelmedi, ben de umudumu kestim ve kendime yüklendim, "Ne vardı ağırlığını korusaydın? Biraz sabırlı olsaydın, zamana yaysaydın bu konuyu." falan diyordum. O ara annem bir sağlık problemi yaşadı ve o gün telefonum kırıldı. Hemen yeni bir telefon aldım ama annemin sağlık problemiyle ilgilenirken bir süre maillerime bakmadım. Meğer Ruşen Çakır bana yazmış, bir de telefonunu iletmiş, beni arayın demiş. Ben bu maili görmeyince, peşine bir mail daha atmış "Hala aramadınız!". İki maili peş peşe görünce bende bir heyecan, uçuyorum. Hemen telefonla aradım, durumumu anlattım. "Hiç geliyor musun İstanbul'a?" dedi. "Tabii kızım için ve romanımı yazmak için sakin bir yere ihtiyacım olduğunda tatil için Ada'ya geliyorum sık sık, hatta 15 gün sonra yine geleceğim" dedim. Yalan, sırf onunla görüşebilmek ama kendimi de ağırdan satmak için 15 gün sonra dedim ve heyecanla biletlerimizi aldım. Ben işlerimi hallederken, kızım da babasını görecekti çünkü. İstanbul'a geldim, tanıştık ve tahmin ettiğim üzere bana yazarlık teklif etti. İşte böylece Medyascope maceram başladı.
Yazarlık başladıktan kısa bir süre sonra tanınmaya başladım. Siyaset yorumlarım, toplumla ilgili fikirlerimi yazdığım yazılarım çok ilgi gördü. "AKP'li yıllara içeriden bakış" yazı dizim çok okundu, halen okunuyor. Kitap olsun diye okurlardan çok talep aldım, ben de konuyu yayınevlerine sundum ama yayınevleri ilgilenmedi. 2023 yılında bir yazar arkadaşımın teklifi ile İstanbul'a gelmeye karar verdim. Ancak bir işe ihtiyacım vardı ve benim çevrem yoktu. CV'mi istedi. Bu sefer de o bana iş konusunda yardımcı oldu. Samsun Büyükşehir Belediyesindeki ikinci dönemimde Kültür & Sanat alanında yaptığım organizasyonlar, söyleşiler, konserler, SBB TV Youtube kanalı için yaptığım kültür & sanat programlarım, salon yöneticiliği tecrübem sebebiyle yine bu sektörde çalışacağım, organizasyon yapacağım bir işim oldu. Halen etkinlik sorumlusu olarak çalışıyorum.

2023 - Tutmayın beni!!


2023 Ağustos'tan beri İstanbul'da yaşıyor, Kültür & Sanat alanında üretiyor, öte yandan Medyascope'da yazmaya devam ediyordum. Bir yandan zaman zaman gelen yayın tekliflerine icabet ediyorum. Yakın zamanda Medyascope'a gönderdiğim bir yazımı şirketin avukatına gönderdiklerini ve avukat riskli bulduğu için yayınlayamayacaklarını söylediler. O zaman kadar tek bir kelimem bile sansürlenmemişti. Medyascope'daki yazarların profilleri de değişmeye başlamıştı. Ben de kendimce bunun bana bir mesaj olduğunu düşündüm. Eh, lafın tamamı aptala söylenirmiş. Bu şekilde devam edemeyeceğimi söyledim Ruşen Çakır'a ve o da her zamanki net tavrıyla "sen bilirsin" dedi ve yolları ayırdık. Yargılamıyorum, onlarca insana iş kapısı olan bir mecrayı her türlü baskıya rağmen ayakta tutmaya çalışıyor ama ben asıl bu dönemde daha cesur olmak gerektiğine inanıyorum. Kimsenin benim sansürlü cümlelerime ihtiyacı olduğunu sanmıyorum.

Ruşen Çakır çok değerli bir iş yapıyor ve zor koşullarda Medyascope'u ayakta tutmaya çalışıyor. Orası bir okul gibi, çok fazla genç haberci yetişti. Yolları ve bahtları açık olsun. Ama ben de çenemi tutamam işte. Bu yüzden bu siteyi kurdum. Köşe yazılarımı burada yazacağım, röportajlar yapacağım. Öte yandan YouTube yayınları ve Podcastler yapmayı planlıyorum, zamanla.
E benim de yolum ve bahtım açık olsun madem..