AKP her seçim kazandığında AKP’liler konvoylarla sokaklarda turladılar, davullar çalıp kornalara bastılar, yalın ayak saraya koştular ve çığırdılar,
“Nasıl koyduk ama!!”
Muhalifler ise kaybetmenin derin üzüntüsünün yanı sıra bu çıldırmışlık haline üzülüyordu çünkü AKP’nin kazanması, Türkiye’nin kaybetmesi anlamına geliyordu.
Milli varlıklarımızın özelleştirmeleri hızla devam edecek, satılan fabrikalarımıza yenileri eklenecekti. Milli Eğitim bakanı şimdi kim bilir kim olacaktı ama muhakkak eğitim müfredatının içeriği eskisinden daha beter olacaktı. Atamalarda liyakate değil, partizanlığa bakacaklardı. Ekonominin başına kim gelirse gelsin, bizim ekonomimiz kötü olacaktı çünkü bariz bir şekilde servet transferi hız kesmeden devam edecekti. Tarım bakanının kim olacağı önemli değildi çünkü olacak olan; daha fazla tarım arazisinin imara açılması, köylünün çiftçiliğe küstürülmesi, tarım ürünleri ithalatının önünün açılması yani kim bilir kimin uşağının kâr etmeye başlaması olacaktı. Etin, sebzenin, meyvenin tadı kaçacaktı, bir noktadan sonra eriğin, kirazın, karpuzun, kestanenin tadı unutulacaktı. En ucuz yiyeceklerimizden karışık kızartma birçok kişi için lüks olacaktı. Düğünlerde etli pilav hayal olacaktı.
Her seçim sonrası biz mahvolmaya devam edeceğiz diye karalar bağlarken, AKP’liler seviniyordu,
“Nasıl koyduk ama!!”
Nasıl koydunuz ama..
Uluslararası başarı listelerinde adımız sonlara yazıldı, utanç listelerinde başlara yazıldı.
(Türkiye %32’lik oranla gıda enflasyonunda dünya lideri oldu. (OECD)
70 yaşında insanlar çalışmaya başladı, ev kirası, gıda fiyatları karşılanamaz hale geldi. Eskiden geleneklerimiz gereği kocaman evlerde üç nesil bir arada yaşardık. Sonra kadınlar çalışmaya, yaşam biçimlerimiz değişmeye başladı ve evleri ayırdık. Şimdi daracık evlerde yeniden bir araya gelmeye başladı üç nesil. Hayır, gelenekleri yeniden yaşatmak için değil, üç nesil birden geçinemedikleri için.
Nasıl koydunuz ama..
Bi koydunuz, gençler soluğu Avrupa’da aldı. Tokat da Osmanlı tokadıymış haa, siz gitmedikçe geri dönmeyi düşünmüyorlar. Böyle bi koydunuz küçücük çocukların suratına, ne olduklarını şaşırdılar, çocuk olduklarını unuttular. Kendilerine geldiklerinde anladılar, ellerinde avuçlarında ne varsa alınmış, anaları babaları bi çare kalmış, kendileri MESEM’lerde köle olmuşlar. Bugün MESEM’ler kapatılsın denince önce çocuklarını o okullara gönderen aileler itiraz eder, öyle yoksul, öyle çaresizler, çocuklarının getireceği 12.000 liraya muhtaçlar.
Nasıl koydunuz ama..
Okullarda öğretmenlerin şefkatli kollarından kopardığınız çocukları tarikatların kucağına ittiniz. Körpe yaşta ölümle tanıştırıldılar, ateşle korkutuldular. Neşeyle dans etmek, oyun oynamak yerine, günahkâr doğduklarını öğrendiler. O korku sayesinde ya tecavüze uğradılar, ya öldürüldüler yahut hayatları boyunca neşeleri çalındı kalplerinden.
Nasıl koydunuz ama..
Ormanlarımızı dümdüz ettiniz, betonlar diktiniz. Ormanları dümdüz ettiniz, fabrikalarınızın zehrini ırmaklara akıttınız, doğanın bağrına zehirli hançerler sapladınız, kalbini söküp çıkardınız ve henüz daha atarken kanlı kanlı çiğneyip tükürdünüz.
Nasıl koydunuz ama..
Sizden kaçıp kurtulabileceğini zanneden insanları kaçtıkları köşelerde bulup avladınız. Kâh bir kar tatilinde, kâh bir otel odasında, kâh bir özel okulda, kâh bir özel hastanede, kâh bir lüks rezidansta. Üstüne parasını verdiği halde kaçamadı insanlar sizden.
Yalnız, iyi intikam aldınız size göz açtırmayanlardan, fırsat vermeyenlerden, engel olmaya çalışanlardan. Vallahi analarından emdikleri sütü burunlarından getirdiniz.
Diplomamız yok demediniz, sahtesini bastınız, makamları kaptınız. Eğitimimiz yok demediniz, “Ne var ya, bu işi herkes yapar dediniz.” elinize yüzünüze bulaştırdınız, rezil olmanıza kimse bir şey diyemesin diye terfi ettirildiniz. Oyunuzu sattınız, paranızı aldınız. Hiçbir şey alamayanlarınız, e siz de nispet yaptınız.
Sizi uyarmaya çalışanlara nanik yaptınız. Bu iş böyle olmaz, rezil oluruz diyenlere, “Çatlasanız da patlasanızda böyle yapacağız.” dediniz. Torunlarınızın yüzüne nasıl bakacaksınız diyenlere, “Caaart, kaba kâğaaat.” dediniz. Ya hu hep birlikte yok olacağız diyenlere “Aha kapı, işte sapı.” dediniz. Bakın bu işin sonu kötü olacak diyenlere “Oooohhh, kudurun.” dediniz.
Emniyet şeridinden gitmeyenler ahmak, siz akıllısınız öyle mi? Çakar taktırmayanlar ebleh, siz kurnazsınız öyle mi? Eşşek gibi senelerce okullarda diz çürütenler keriz, siz uyanıksınız öyle mi? Alın teriyle kazananlar saf, siz malın gözüsünüz öyle mi? Sırasını bekleyenler aptal, kaynak yapanlar üç adım önde öyle mi?
Emek yerine konulan her şey, hayatı boyunca gözünün önünde bir tehdittir insanın. Bedelini ödeyeceği günü bekleyeceği bir tehdit. Bu tehdit gün geçtikçe daha da büyür gün geçtikçe daha da büyür ve artık en çok kendinden ve hayatından emin olmak istediğin bir noktaya ulaştığında bile, hâlâ başından beri hata olduğunu bildiğin halde yediğin o halt vardır aklında. Bedel ödeme günü gelmesin diye girdiğin her yeni suç, işlediğin o ilk suçu getirir aklına ve büyütür onu.
Aklı başında olan hiç kimse, bu yüke katlanmak istemez bir ömür.
Trafikte varacağı noktaya yarım saat erken varmak için bir insanın hayatına mal olmak istemez akıllı ve ahlaklı bir insan, mutlu olmak için böyle küçük bir kurnazlığa ihtiyacı yoktur. Nasıl olsa bir şekilde varacağı noktaya varacaktır, önemli olan budur.
Yüzyıllar boyu, nesillerce nefes alacağı bir doğayı çamura bulamaz akıllı ve ahlaklı bir insan. Her türlü dünya faydasının geçiciliğini, afiyetin ve hakkaniyetin yaratacağı mutluluğun sonsuzluğunu ruhunun en derinlerinde yaşamak, huzurla dolmak ister çünkü.
Emek vermediği bir diplomaya sahip olmak istemez akıllı ve ahlaklı bir insan. Çünkü sahte bir diplomayla elde edeceği her şey bir gün elinden alınacaktır, bu yüzden hayatı boyunca kaygılanmak ve kaybedeceği geçici kazanımlara sahip olup sonunda bedelini ödemek yerine, birkaç yıl dişini çıkar ve hayatı boyunca kendinden emin bir şekilde emeğiyle kazanır, yaşar.
Emeğiyle çalışıp kazanmak yerine birilerini öldürmek pahasına torbacı olup zehir satmak istemez akıllı insan çünkü o gram gram dağıttığı ölümler bir gün bir araya gelir ve onu bulur.
Mafya babası olmak istemez hayatı nasıl yaşaması gerektiğini bilen bir insan. Hayatta kalmak için ordular beslemek ve her daim tetikte olarak yaşamak, yaşamak değildir. Bir döşekte, etrafında sevdikleriyle ölmek, çocuklarının mürüvvetini huzurla görmek, onların hayatları için korkmamak ister.
Etik, ahlak, hukuk çerçevesinde yaşayan insanlar, kendilerinden emindirler çünkü sahip oldukları hiçbir şeyi onlara başkaları vermemiştir, kendileri hak etmişlerdir. İşte bu eminlikle gülümserler hayata.
Başkalarının hakkına tecavüz ettiği için hiç sahip olmaması gereken şeylere sahip olanlar ise gülemez, sırıtırlar. “Nasıl koyduk ama?” sorusuyla sırıtırlar. O sırıtma asla gülümsemeye dönmez. Tıpkı disiplinli bir hocanın karşısında hesap verirken sırıtan haşarı öğrenciler gibi pis pis sırıtırlar çünkü aslında yanlış yaptıklarını onlar da çok iyi bilirler. Yanlış olanın kendileri olduğunu, doğru olanın aşağıladığı ve hakkına girdiği insanlar olduğunu çok iyi bilirler. Bu yüzden gülümseyemez, pişmiş kelle gibi sırıtırlar..
Bu insanlar bir gün muhakkak yenilirler.. Hakkına girdikleri insanlara, zulmettikleri insanlara, aşağıladıkları saygıdeğer insanlara yahut hatıralarına yenilirler.
Gülümseyen insanlara yenilirler..
Nasıl koydunuz ama?
Dönüp dolaşıp kendinizi vurdunuz ve soyunuzu zor bir duruma soktunuz..
Size laf anlatmaya çalışanlar ise, bu ibretlik halinizi nesiller boyu anlatacak; sizi gösterip akıldan, ahlaktan, eğitimden, liyakatten, sadakatten, iyilikten dem vuracak, “Aman onlar gibi olmayın ha, bu işin sonu yaş.” diye nasihat edecekler.
“Ekmeğinizi taştan çıkarın ama onlar gibi olmayın..” diyecekler.
Not: Sizlere reklamsız bir yazı okuma deneyimi sunuyorum. Beni desteklemek isterseniz,
Patreon hesabım: https://www.patreon.com/c/nurbetularas



