“Taş olsam çatlardım, toprak oldum da dayandım” diye bir cümle var ya hani, İnce Memed’de geçen bir cümleden devşirilmiş.
Toprağa soralım, toprak konuşsun. Nasıl dayanıyorsun?
Yağmuru, karı, güneşi, ayı içine sığdıran sen, bağrında damar damar yollar açan ağaçları yeşertiyorsun tamam da, bunca kötülüğe nasıl dayanıyorsun?
Bağrına dökülmüş tonlarca zehre, gencecik yaşta öldürülmüş binlerce bedene, kana, irine nasıl dayanıyorsun? Üzerine yığılan analara, evladı yerine sarılan sana, gözyaşlarına, nasıl dayanıyorsun?
Emek emek büyüttüğün zeytinler sökülürken gövdenden, nasıl dayanıyorsun? Kalbin sökülmüş gibi olmuyor mu? Almayacak mısın intikamını o zalimlerden? Sormayacak mısın bir gün öfkeden çatlayıp hesabını? Ben, kendim için sakladıydım o cevherleri, beni soyana ben de gün yüzü göstermem demeyecek misin altınlarını çalanlara?
Hem varlığı, hem yokluğu geçiriyorsun eleğinden de hiç mi taşları ayıklamazsın? Herkese mi eyvallah?
Ya iyiler ve kötüler için mezarlar.. ve onların da yedi kat altında cennetler ve cehennemler tutuyor musun katmanlarında? Bakıyor musun arada nasıl görülüyor hesaplar? Bu yüzden mi böyle sakinsin? Delirmez mi un ufak dökülse, kuruyup çatlasa, suyla dolunca çamurlaşsa bile delirmez mi hiçbir toprak?
Kim yetiştirdi seni böyle arifane?
Ben tahammül edemem senin gibi, öfkelenir, kudurur, bazen şimşek çakar, bazen de yağarım gönlümce. Zaten sana ne? Sen değil misin, katili de maktulü de içerinde kuyulayan? Bak, böyle giderse senin de sonun iyi değil, ben söyleyeyim. Kusmuk gibi betonları döküyorlar ağaçların döşeğine, nefes almaz, aldırmaz o ben diyim. Blok blok yapmışlar şimdi na böyle dev gibi, taşıyamazsın. Ağaç gibi dal dal yayılmaz üzerinde bir dengeyle, na böyle oturur içine. Güneşin, suyun bir kısmını çekmez içine içine ve paylaşmaz seninle. Bir de bakmışsın cehennem gibi yanıyorsun, bir de bakmışsın sel olup akmışsın, arası yok, usulca paylaşmaz diyorum sana. Ya herru ya merru.
Denge yok çünkü denge..
Sen böyle susuyorsun ya, o yüzden azdı hep bunlar. Kepçeyle pandiklerken oranı buranı, hieyyyt diye bir kükreyeceksin bakalım bir daha cesaret edebiliyorlar mı?
Üzerindeki ağaca sarılan kadınların gözyaşları anlatmadı mı sana ne vicdansız olduklarını? Pis pis sırıtır, böreğini yer, ayranını döker, ağzını sildiği peçeteyi atar giderler, demedi mi?
Seni beni yok artık. Yarın bir gün kavuşuruz seninle, hesabı o zamana bırakma.
Bak, Avrupalıların kendileri deresiyle, kıyısıyla barış içinde. Yaylasında suyu akar gönlünce aheste, ama bağrını deldikleri Afrika öyle mi ya? Sonra kara derililer onları mahvedenlerin peşinden Avrupalara gelince auww auuww diye ağlaşıyorlar. Sen müsaade etmeseydin vaktiyle, dağılın gidin lan burdan, deseydin; şapkalı, safari kıyafetli İngiliz beyzadelerine, dantel şemsiyeli Fransız kızlarına, böyle olur muydu hiç?
Dünyanın evelisinden beri sen hep buradaydın. Bildiğin, gördüğün ne varsa anlat. İlk kim başlattı bu puştluğu?
Tanrı diyorlar, izliyormuş herkesi, ne sesi çıkar, ne mektubu gelir. Ama sen hep buradaydın, gözümle gördüm. Sen neler gördün, anlat. Bak, hâlâ konuşmazsan, daha çook işler gelecek başına. Güneş öyle bir görünüp bir kaçmayacak, yakıp kavuracak. Dengeymiş, düzenmiş, hiçbir şey kalmayacak.
Neden?
İşte hep sen sustun diye oldu bunlar..
“Eyy NBA.. Ya hu toprak konuşur mu, insanlara sorsana bunu” diyebilirsiniz. Fark eder mi? İnsanlarımız da toprak kadar suskun, toprak kadar dayanıklı, toprak kadar sabırlı. Ne olursa olsun çekiyor, isyan etmiyorlar. Haliyle, zehir içen bir toprak nasıl ölmüyor ama öldürüyorsa, zehir gibi felaketleri içen insanlar da ölmüyor, öldürüyor.
Evrenin bizim için yaratılmadığını, insan ve doğanın bir bütünün parçaları olduğunu fark etmemiz gerekiyor. Doğasına ve insanına müdahale edilmesine engel olmayan toplumlar mahvolmuşlar. Doğasına saygı duyarak, yaşam alanlarını koruyarak doğayla birlikte kendi yaşam hakkını da savunan toplumlar ise refah içerisinde yaşıyorlar.
İnsanımız topraklaşmış. Üzerinde kimler, nasıl işkenceler yaparsa yapsın, susmaya alışmış. Tıpkı madenlerimize yaptıkları gibi cevherlerimiz sökülmüş içerilerimizden. Merhametimiz sökülmüş ağaçlar gibi, derelerimiz, göllerimiz kurumuş güven duygumuz gibi. Zehirlenen balıklar gibi kıyıya vurmuş ve kokuşmuş iyiliğimiz, yeşile çalmış. Toprağımıza neler yapıldıysa, bize de aynıları olmuş. Gökyüzünü küstürdüğümüzden beri güneşin altında yanmaktayız.
İyi olmak, mutlu ve huzurlu yaşamak istiyorsak, kendimizi dünyanın merkezi değil, yalnızca bir parçası olarak kabul etmeli ve haddimizi bilmeliyiz. Kimse kimseye üstün değil. Kimse bir şeyleri diğerinden daha fazla hak etmiyor. Birbirimize iyilikle, adaletle davranmak zorundayız. Nefret bir defa girdi mi, ayrımcılık bir defa başladı mı, adalet terazisi bir defa şaştı mı, yeniden dengelemek çok uzun zaman alıyor. Türkiye bunun sancılarını yaşıyor.
Bizim, konuşmaya ihtiyacımız var, anlatmaya, bir havalandırılmaya ihtiyacımız var.
Türkiye’nin, kişisel çıkarları için bu ülkeyi mahveden üç ihtiyar adamın hırsıyla açılan Bermuda Şeytan Üçgenine değil, ülkenin nefes almasını sağlayacak bir yaşam üçgenine ihtiyacı var;
Adalet, merhamet, güven.
Bu yaşam üçgeninde doğanın dengesini korumak, doğanın bir parçası olan toplumumuzu yeniden inşa etmek zorundayız. Meseleyi bir bütün olarak ele almak zorundayız.
Dağıyla, taşıyla, suyuyla, hayvanı ve ormanıyla, bitkisi ve insanoğluyla bir bütün olarak Türkiye’yi kurtarmak zorundayız.



