Boşu Boşuna Koğuşu – 1
7-8 Eylül ay tutulmasında gökyüzü güneşimi kararttı. O karanlıkta yolumu kaybettim ve 9.9.2025 tarihinde, Marmara Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna düştüm. Nam-ı diğer, Silivri. Harikalar diyarı Şahsımland’de görmediğim ne kaldı derken, bunu da gördük..
Tutuklu ve hükümlülerin resmi adresleri, tutuldukları cezaevleri oluyormuş. Bizler artık devletin çocuğuyuz, onun evinde ikamet ediyoruz. O besliyor bizi, o koruyor yahut cezalandırıyor. Geçen gün avluda yürürken içimizden bir çocuk, gökyüzünde uçak gördü ve bize gösterdi heyecanla. Hepimiz baktık uçağa ellerimiz cebimizde, kederli bir gülüşle. Görebileceğimiz tek manzara, gökyüzüne açılan bu pencere.. O gün nasibimize ne düşerse..
Koğuşlara numara veriyorlar burada. Benim koğuşuma devletin verdiği isim C-5, benim verdiğim isim, Boşu Boşuna Koğuşu.. Çünkü kime sorsam tutukluluk hikâyesini, o kadar manasız geliyor ki sebebi..
Durun!
Hikâyeye ortasından başlamayalım, baştan anlatayım.. Boşu boşuna düşmedim ya buraya?
7 Eylül gecesi Gürsel Tekin’in ertesi gün CHP İstanbul İl Başkanlığı’na gideceğini açıklaması üzerine bazı ilçelerde toplantı ve yürüyüş düzenlenmesi yasaklanınca ortalık karıştı. CHP, partili olsun, olmasın demokrasiye inanan herkesi il başkanlığı binasına çağırdı. Süreci zaten sosyal medyadan da takip ediyordum ve o an il başkanlığı binasına gidip-gitmemeye karar vermeye çalışıyordum. Biz Yurttaşlar topluluğumuzdan arkadaşlarla da durumu kendi aramızda tartışıyorduk.
Ertesi gün kızımın okulu başlayacak, 3. sınıfın ilk günü. Ya gece yarısı başıma bir şey gelirse ve ertesi gün kızımın yanında olamazsam diye endişeleniyorum. 2. sınıfın sonunda yaz tatiline çıkarken kızımın sınıf öğretmeni doğum iznine ayrıldı. MEB yaz boyunca öğretmen atamalarını yapmamış, okulun ilk haftası atama bekliyor okul. Yeni bir öğretmen mi gelecek, 4. Sınıflarını mezun eden bir hoca ile mi devam edecekler yoksa diğer sınıflara mı dağıtılacak çocuklar sorularıyla dolu bir gerilimimiz var. Okul yönetimi karar vermek için atamaların netleşmesini bekliyor, son dakika bir atama yapılabilirmiş. Böyle bir keşmekeş ve başıboşluk varken, öncelik siyasette değil kızımda ancak bu keşmekeşin ortadan kalkmasını istiyorsam siyasetten vazgeçmem mümkün değil.
Kızım için gergin bir gün olabilir. Bu yüzden yanında olup süreci takip etmeli ve hoşlanmayacağı bir durum gelişirse onu rahatlatmalıyım. “Hem, bir ben mi varım canım?” diyerek il başkanlığına gitme arzumun önüne geçiyorum. Kızım Arya, halasıyla bir oyun planları olduğundan bahsederek gece babaannesinde kalmak, oradan okula gitmek istiyor ve onu evimize çok yakın olan babaannesine bırakıyorum.
İl başkanlığına gitmesem de sosyal medyadan eleştirilerimi yazmaya devam ediyorum. Twitter’da avukat Şöhret Can Kolsuz’un bir tweetini görüyorum. Tam metin aklımda değil ama özetle: “Gürsel Tekin gerilla tipi mücadeleye geçti.” diyor. Ben de ona yorum yapıyorum, “O değil, tayyo gerilla tipi mücadeleye geçti.”. Gürsel Tekin kim ki? Öyle bir iradesi ve gücü mü var? Onu itekleyen, belki hassas yerlerinden yakalayan bir irade var belli ki. O iradeye işaret ediyorum. Bunun haricinde bir tweetim daha dikkat çekmiş.
“Oyları düştükçe darbe yaparak iktidarda kalıyor. Bu birinci değil, ikinci darbesi.
#TeslimOlmuyoruz!!”
Whatsapp grubumuzdan arkadaşlarıma verdiğim kararı yazıyorum.
“Yarın kızımın okulu başlayacak, bizim için gergin bir gün olabilir, yanında olmam gerekiyor. Şimdi gece gece yollarda başıma bir şey gelirse kimsenin haberi olmaz, acil bir durumda İstanbul’da arayacağım bir yakınım yok. Yarın bir eylem, miting vs bir şey olur illaki. Kızımı okula bırakır, oradan işe geçer, iş çıkışı miting-eylem, ne varsa oraya gelirim artık.” diye yazıyorum.
Bazı arkadaşlarla aramızda esprisini yapardık, “Aman polis falan gelse şuan rezil olurum ev çok dağınık.” yahut “Bugün ev temiz ve düzenli, almaya gelebilirler.” diye. O gün temizlik yapmıştım, etrafıma şöyle bir baktım ve bugün almaya gelebilirler diyerek yattım.
Sabah saat 6’da zil sesine uyandım. “Bu saatte sadece polis zil çalar diyerek kalktım ve otomatikten sordum,
-Kim o?
-Polis
Hayırlı işler, bol güneşler..
Kapıyı açtığımda biri kadın 3 polis kapımda. Sosyal medya paylaşımlarım sebebiyle savcılık tarafından hakkımda cumhurbaşkanına hakaretten gözaltı kararı alındığını söylüyor ve giyinmemi istiyorlar. Giyinmek üzere yatak odama gittiğimde birilerine haber vermem gerektiğini düşünüyorum ama öte yandan bu saatte kimseyi korkutmak da istemiyorum. Tweet atmaya karar veriyorum ancak internet kilit. Bir yandan hızlıca giyinmeye çalışırken bir yandan VPN’i açıyorum. Polisler arada hızlı olmam konusunda sesleniyor. Hızlıca giyinip aynı zamanda tweet atmaya çalışırken, bilgi olarak gözaltına alma işleminin tutuklanma anlamına gelmediğini bilmeme rağmen, gelinen saat ve tutum itibariyle 2 ay Silivri biletini kaptığımdan emin bir şekilde “Tutuklanıyorum” yazıp yanına Türk bayrağı emojisi ekliyorum. Evim küçük, daracık holde çamaşırlar kuruyor. Çamaşır telini o yana çekip, kapıyı biraz örtüp ne olur ne olmaz diye kedilerimin suyunu, mamasını takviye ediyorum, teli diğer yana çekip çantamı alıyorum ve çıkıyoruz.
Kapıdan çıktığımızda giydirilmiş polis aracına yönelince koluma giren kadın polis beni kapımın önündeki sivil Jeepe yönlendiriyor. Bu durum tuhafıma gidiyor ama siber polisler formalı polislere siz gidebilirsiniz deyince biniyorum. Ben teröristim ya, sanki evde el yapımı bomba yapıyormuşum gibi kapıya 3 polis, sokak güvenliğini sağlamak amacıyla da sokağa ilçe emniyetten 3 polis gelmiş beni almaya. Yazdıklarım bomba etkisi mi yaptı acaba diyorum? Gece attığım tweetlerin ne kadar etkileşim aldığından haberim yok. Yoo, tutuklama listesinde sıra bize gelmiş, o kadar.
İstanbul’un en güzel saatlerinde, gün doğarken Boğaz Köprüsünün üzerinden geçiyoruz. Devasa bir bayrak dalgalanır ya boğazda, işte o bayrağa bakıyorum muhteşem manzaranın içerisinde. “Ben ne fırtınalar gördüm, bunu da atlatacağım” diyor sanki. Avrupa Yakası’ndaki evler camlarından güneşi selamlıyor. Gördüğüm muhteşem manzaraya rağmen yaşadığım saçmalık karşısında duygulanıyorum ve
“Güzel ülkem, kurtaracağız seni.” diyorum. İçimdeki negatif ses ukala bir ses tonuyla, “Şuan gözaltına alınan sensin yalnız, bilmem farkında mısın?” diyor. Hiç tereddüt etmeden yapıştırıyorum cevabı, “Ülkem kurtulunca ben de kurtulmuş olacağım.”.
Utanmış mıdır, sanmam. Eliyle “ohooo, o günler gelene kadar” jesti yapıyor.
Gözaltı prosedürleri sürerken bir polis “Ne düşünüyorsunuz?” diyor. Düşünceli bir halim olduğu için değil, yaşadığım durumla ilgili fikirlerimi merak ediyor. “Ne hakkında?” diye soruyorum safa yatarak, kendisini izah etsin diye. “Bu durumla ilgili işte” diyor. “Normal” diyorum, “Sudan sebeplerle bir sürü insan tutuklanıyor her gün.” . Avukatımı beklerken başka bir polis geliyor, “Bu kaçıncı?” diyor, “Ne kaçıncı?” diyorum. “ İlk gözaltınız değil galiba.” diyor. “Yoo, ilk” diyorum, polis şaşırıyor, “Çok sakin karşıladınız da.”. “Diğerleri ne yapıyor ki?” diye sorduğumda, engel olmaya çalıştıklarını, ağladıklarını, itiraz ettiklerini vs anlatıyor.
Gözaltı prosedürlerinin ardından hemen mahkemeye çıkaracaklarını söylemelerine rağmen nezarethaneye alınıyoruz. Dış görünümünden bile entelektüel biri olduğu belli olan bir kadın var içeride. Belli ki benzer bir sebeple burada. Aynı gece attığımız tweetler sebebiyle gözaltına alındığımızı öğreniyorum ondan. Ortak noktamız, tweetlerimizde gözaltı işlemi gerektirecek bir suç unsuru olmaması. Ardından bir gece ek gözaltı süresi haberi geliyor. Avukatım Şeyma geliyor, kısaca konuşuyoruz. Bana Arya’dan haber getiriyor. Diğer sınıflara dağıtmışlar çocukları, Arya yeni öğretmenini çok sevmiş, iyiymiş. Henüz ne olduğundan haberi yok. İşte olduğum zaman eski eşim ve babaannesiyle birlikte oluyor Arya, bu hayatımızın bir parçası. Babaanne, baba, hala ve halanın eşi aynı evde yaşıyorlar, hepsi Arya’yı çok seviyor, Arya da onları. Bazen o kadar çok eğleniyor ki, ben burada kalacağım diyor bana. Bu yüzden gözüm arkada değil. Sadece ondan ayrı kalmak, dahası onu kendimden mahrum bırakmaktan endişe ediyorum. O gece Vatan Emniyetin 1995 yılından beri temizlenmediğini düşündüğüm nezarethanesinde stres, uykusuzluk ve kahvesizlik sonucu baş ağrısıyla daracık kafeste volta atarak geçiyor. Yemek olarak içerisine mayonez sıkılmış kaşarlı sandviç ve su getiriyor bir polis. Sanki gerçekten teröristmişiz gibi nefretle bakarak parmaklıkların arasına sıkıştırıyor.
Ertesi gün mahkemeyi beklerken gözaltına alınan diğer kişilerle sohbet ederken bir kere daha anlıyoruz, bu kişilerle aramızdaki tek ortak nokta, o gece yazdıklarımızın bu zamana kadar attığımız en sert tweetler olmaması. Neden bizi aldıklarını konusunda hiç bir ortak nokta bulamayan bir arkadaşa şunu diyorum:
“Bence ellerinde muhalif kişi listeleri var. Toplumda korkuyu diri tutmak için belli periyodlarla bu kişilerin bir kısmını tutukluyorlar. Bir olay olunca listeden bazılarını seçiyorlar ve bakıyorlar, bunlar kesin bir şeyler yazmıştır diye, sonrada alıyorlar suçun olsun, olmasın.”
Avukatım Şeyma geliyor ve hepimize sandviç, çay getiriyor. İşte dava yoldaşı olmanın önemi bu. Seni anlayan kişilerle hareket etmek bu yüzden önemli, halden anlıyorlar. 1 günlük açlığın ardından bu kahvaltı iyi geliyor.
Nöbetçi mahkemenin kapısına götürülüyoruz. Cumhurbaşkanına hakaretten gözaltına alınan tek kişi benim. Tutuklanmam son derece mümkün ancak tweetlerimde açık veya kapalı bir hakaret yahut cumhurbaşkanına işaret eden somut bir ifade yok. Tabii ortada hukuk da yok. O yüzden bu boş denklemlerle avunmuyorum ve avukatım Şeyma’ya dönüp şöyle diyorum:
“Benim küçük kızıyla yaşayan, hayatını tek başına idame ettiren bir kadın olmam şuan tutuklanmamam için avantaj değil, dezavantaj. Rejim diyor ki;
“Artık öyle sert tweetler atmanıza gerek yok. Çocuğunun bakımını tek başına üstlenmiş bir kadın olmanız, dokunulmayacağınız anlamına gelmiyor.”.
Bu adamlar eskiden sokaklarda eylem yaparken ortalığı yakıp yıkan, polise parke taşı atan, dükkanlara Molotof kokteyli atan kişileri gözaltına alırdı. Sonra sosyal medyada açıkça ağır hakaret ve küfür edenleri almaya başladılar. Şimdi ise gönderme yapılan, ortaya söylenmiş lafları dahi tehdit olarak görüp gözaltına alıyor, tutukluyorlar. Çünkü rejim artık eskisine nazaran çok daha kırılgan. En ufak bir ses, nefes, hareket yıkılmalarına sebep olur diye korkuyorlar. 9 yaşında kız çocuğuyla ilgilenmek zorunda olan bir anne, onların korku vitrinine koymak isteyeceği bir figür. Göreceksin, diğerlerini salıp beni tutuklayacaklar. Muhtemelen birkaç kişiyi daha tutuklarlar. Bakın diğerlerini saldık ama bunlar var ya bunlar demek için..”
Nezarethanedeki tek kadın arkadaşım Ebru’ya Adli Kontrole Serbest kararı verilince Şeyma’ya dönüp bir daha söylüyorum, beni tutuklayacaklar. Birkaç arkadaş daha adli kontrol kaydıyla serbest kalıyor. İçeri alınmayı beklerken bize nezaret eden AKP’li olduğunu düşündüğüm bir polis şöyle diyor:
“O tweetleri attınız da ne oldu? Uğruna tweet attıklarınız dışarıda, siz buradasınız. Değdi mi?”
Herkes la havle çekerken, adama cevap verdim:
-Zaten bu cümle kurulsun diye yargılanıyoruz. İnsanlar bize bakıp sussun diye.
-Yanlış anlamayın, ben AKP’li değilim, diyerek sözümü bölmeye, gazımı almaya çalışıyor. Sanki doğru onun tarafındaymış gibi kendinden emin.
-AKP’liler partilerini itiraf edemez zaten, utanılacak bir şey çünkü bu zulme ortak olmak. O yüzden, AKP’li değilim demenizi anlayabiliyorum. Ama yanlış bir soru soruyorsunuz, “Tweet attınız da ne oldu?” değil sormanız gereken. Bir insan, bu kadar basit bir tweet yüzünden, düşünceleri sebebiyle tutuklanır mı? Sormanız gereken soru bu.
Susuyor ve kalkıyor, uzaklaşıyor.
Adli kontrolle serbest bırakılan birkaç kişi haricinde kalanları aynı anda mahkeme salonuna alıyorlar.
Bizi dinlemek, ona göre karar vermek üzere mahkemede hazır bulunan hâkim, yüzümüze bile bakmadan, dosyaları karıştırıyor görünerek ifadelerimizi dinliyor ve yine yüzümüze bile bakmadan beni, Abdullah ve Ömer Faruk’u tutuklu yargılamaya karar verdiğini açıklıyor. Hislerim kuvvetlidir, tutuklanıyorum tweetini boşuna atmamışım. İlk anda başıma neler geleceğini anlamışım.
Tutuklandığım haberini kızıma kendim vermek istiyorum. Beni Silivri’ye teslim edecek polislerden rica ediyorum, kızımı babaannesinin telefonundan görüntülü arıyorum. Okuldan gelmiştir şimdi, evdedir diye düşünerek açmasını bekliyorum. İlk andan itibaren koruduğum soğuk kanım, kızımı gördüğüm anda eriyor, ilk defa o an ağlıyorum. Ona karşı mahcubum, ona bu ayrılığı yaşattığım için. Belki de en başından, çocuklarını düşündükleri için hiçbir şeye itiraz etmeyen insanlar gibi davranmalıydım ve şuan kaygısız bir şekilde evimde onunla olmalıydım. Cezamın bir kısmını da o çekeceği için, onu bu yükün altına sokmuş olduğum için üzgünüm, mahcubum.
İlk gününün nasıl geçtiğini, öğretmeninin belli olup olmadığını soruyorum.
Yeni öğretmen gelmemiş, bir sınıf öğrenciyi diğer sınıflara dağıtmışlar. Artık o sınıfta kalacağı kesinmiş, en sevdiği iki arkadaşıyla farklı sınıflara düşmüşler ama sorun yokmuş, teneffüste oynuyorlarmış, hem öğretmenini çok sevmiş.
Arya’ya, siyaset konusunda yaptığım yorumlar sebebiyle tutuklandığımı, bir süre cezaevinde olacağımı, ancak en fazla iki ay gibi bir süre orada kalacağımı söylediklerini söylüyorum. Tıpkı Samsun’da yaşarken babasının yanına tatile gelip bir ay İstanbul’da kaldığı zamanları hatırlatıyorum.
“O zaman nasıl güzel vakit geçiriyordun, eğleniyordun, işte şimdi de öyle düşün. Ben bir süre yanında olamayacağım ama sen geleceğimi bilerek iyi vakit geçir olur mu?” diyorum ve kamerayı döndürüp Şeyma’yı gösteriyorum. Şeyma bana sarılıyor ve kocaman gülüyor Arya’ya.
“Bak, bu güzel ve akıllı kadın benim avukatım. O bu konularda tecrübeli, iyi bir avukat ve beni kurtaracak, merak etme.” diyorum. Arya da Şeyma’ya selam veriyor ve onun için endişelenmememi söylüyor bana. Telefonu kapatıyorum ve Silivri’ye götürülmeden önce asansöre giderken biraz uzakta, koridorda bizden haber bekleyen arkadaşlarımı (Biz Yurttaşlar) görüyorum.
Kollarımı havaya kaldırıp bileğimden çapraz yaparak tutuklandığımı haber veriyorum onlara..
Not: Sizlere reklamsız bir yazı okuma deneyimi sunuyorum. Beni desteklemek isterseniz,
Patreon hesabım: https://www.patreon.com/c/nurbetularas



