Silivri yolunda polis memurlarıyla sohbet ediyoruz arada. Cezaevi aracıyla değil, sivil polis aracıyla gidiyoruz yine. Bu gece kızımın yanında olamayacağım gerçeğinden uzaklaşmak için bir süre göremeyeceğim doğa manzarasına bakıyorum. Kadın polis memuru, eşiyle akşam yemeği hazırlıklarını konuşuyor. Minik kızıyla okulda gününün nasıl geçtiğini konuşuyor. Kız çocuğunun tatlı, neşeli, heyecanlı sesi beni ağlatıyor çünkü kızımla bu sohbeti yapamayacağız bu gece. Bu gece ve kim bilir ne zamana kadar. Bizim ev sessiz ve karanlık olacak bir süre. Kediler anlam veremeyecek bu sessizliğe.
Sonunda Silivri’ye ulaştık. Her noktasında birçok prosedür, güvenlik önlemi var. Dışarıda bizi korumayan devlet, suçlu bulduklarına karşı aşırı korumacı. Daha memurların karşısına çıkmadan aranıyorum, regl olduğumu öğrendiklerinde güvenlik amacıyla pedimi bile kendi verdikleri pedle değiştirmemi istiyorlar. Tekrar tekrar aranıyor, tekrar tekrar aynı sorularla sorgulanıyorum.
-Daha önce cezaevinde kaldın mı?
– Hayır.
-Uyuşturucu madde kullanıyor musun?
-Hayır.
Vücudunda dövme var mı?
-Hayır.
-İntihar eğilimin var mı?
-Hayır.
-Psikiyatri ilaçları kullanıyor musun?
-Hayır.
-Cezaevinde yakının var mı?
-Hayır.
-Cezaevinde hasmın var mı?
-Hayır.
-Çocuğun var mı?
-Evet.
-Kaç yaşında?
-9. Her seferinde aynı cevapta ağlıyorum.
-Ne iş yapıyorsun?
-Etkinlik sorumlusuyum.
-Mesleğin?
-Halkla ilişkiler, köşe yazarı.
Bu verdiğim cevaplar karşısında memurların bile ne işi var bu insanın burada dediği bakışlarından anlaşılıyor. Ancak benim gibi profilleri ilk defa da görmüyorlar, alıştıkları işleri yapmaya devam ediyorlar. Cezaevi kimliği için fotoğrafımı çekiyorlar. Memurların ofisinden çıkıp cezaevinin iç güvenlik noktasından geçici koğuşa alınmadan önce üzerimde bulunan eşyaları tek tek not alıp çıkarttırıyorlar. Takılarımı çıkarttırıyor, üzerimden ve çantamdan çıkan eşyalarla sanki suç aletimmiş gibi fotoğrafımı çekiyorlar. Eksiksiz teslim edebilmek için eşyalarımın fotoğrafını ayrıca çekiyorlar. Daha içeri girmeden aşağılanmaya başlıyorsunuz. Cezaevi kurallarının yazılı olduğu bir kitapçık ve iki evrak veriyorlar.
Beni bir odaya götürüyorlar, üst üste yataklar dizili. Yatak seç diyor memur, en üsttekini alıyorum. Battaniye, mavi renkli pamuk kumaştan nevresim takımı ve yastık veriyorlar. Bunları taşımamı istiyor ve Geçici 1 koğuşuna alınıyorum. Büyük çelik kapı üzerime örtülüyor ve kilit üzerine kilit vuruluyor. Devlet için ne kadar tehlikeli bir varlık olduğumu o an anlıyorum. Ben neymişim be abi!! Yüz mimiklerimle kendimi takdir ediyor ve ellerimi belimde birleştirerek yürüyor, bir müzeyi inceler gibi Geçici Koğuşu incelemeye başlıyorum.
4 kişilik koğuş bomboş. 4 demir karyola, hemen yanlarında incecik 4 demir dolap var. İlk karyolaya yatağı koyuyorum. Demir dolabın içerisine de yeni eşyalarım olan cezaevi kuralları kitabıyla yeni kimliğimi, evraklarımı. İlk karyolaya yatağı koyuyorum. Solda bir masanın üzerinde 1 damacana su var. Tahminen 1995 yılından beri temizlenmeyen ve leş gibi kokan (Ben kekik suyu zannetmiş ve emniyetin bu kadar kekik suyunu ne yaptığını merak etmiştim. Meğer uyuşturucu kokusuymuş.) Vatan Emniyet nezarethanesinden sonra burası yeni yıkanmış bir balkon kadar temiz.
Az sonra kapının ortasında bulunan dikdörtgen görüşme deliği açılıyor ve infaz memurlarının o geceki başkanı kısa bir sorguya çekiyor beni. Gazeteci misin sen, diyor. Köşe yazarıyım diyorum. Sohbet eder tarzda resmi olmayan sorular sorup gidiyor. Biraz sonra aynı delik yine açılıyor, bir temizlik kiti veriliyor. İçerisinden seyahat boyu sıvı sabun, şampuan, iki küçük sabun, biri saç – biri vücut havlusu şeklinde kullanılmak üzere ıslak mendil kumaşına benzer iki kumaş parçası çıkıyor. Şimdi ne yapacağımı bilemediğimden önce yatağımı hazırlıyor, ardından duşa giriyorum. Temiz kıyafetlerim yok, gözaltına alındığımdan beri üzerimde olan kot ve t-shirt var. Yatağım kirlenmesin diye iç çamaşırlarımla giriyorum yatağa, neyse ki hava sıcak. Yatağa, temiz bir alana oturur oturmaz, ülkem için verdiğim mücadeleyi ahmakça bulan insanların sorduğu soruları soruyorum kendime.
“Yazdığın yazılara, attığın tweetlere değdi mi bari? Olan sana oldu, yazık değil mi? Kızın var.”
Kızım var.. Kızım..
Arya’cığım..
Güçlü durmaya çalışıyordur şimdi. Sorun olmadığını, iyi olduğunu hissettirmeye çalışıyordur, kendi odası dururken benimle yatan, uyumadan önce ellerini avucumun içine koyan Arya’cığım.Olur da yorgun ya da uykusuz olduğum için her gece uydurduğum Pembe Kuş masalını anlatmak istemezsem ağlayarak masalını anlattıran yahut bana küsüp uyuyan Arya’cığım.
Ben bilirim onun korkularını, kaygılarını, hüzünlerini nerelere sakladığını. Doğduğundan beri ben bilirim en çıplak halini, açlığını, susuzluğunu. Ben doyurdum, ben yıkadım, ben giydirdim. Başını dik tutamazken daha bana yaslanmayı öğrenmişti. Başını yaslayacağı omuz yok bu gece yanında. Elbette güçlü olmak, dik durmak zorunda.
Özgürlüğün bedeli tutsaklıksa, ben öderim o bedeli yüksünmeden ama kızım..
Onun dayandığı omuzu da aldılar elinden. Kendime acımıyorum ama bu cesaretin bedelini ona ödetmeye, onu da mücadelemin bir parçası kılmaya hakkım yoktu. O, bu mücadelenin bedelini ödemek zorunda değildi. Kızımın hakkına girdim, ona çok büyük haksızlık ettim.
Sesimi duymasa da, özürler diliyorum Arya’dan koğuşun karanlığında.
Kapının kilitleri dönüyor büyük bir gürültüyle ve açılıyor. Bir tabildot içerisinde kahvaltılık ürünler ve bir somun ekmek veriyorlar.
-Ben ekmek yemiyorum, bu çok fazla.
-Gece boyunca gelenler olur, onlara verirsin, deyip kapatıyorlar.
Ouww.. Bu saatten sonra gelenler de mi olacak?
Küçük tabildota bakıyorum , hepsi de tatlı ürünler. Çilek reçeli, vişne reçeli, bal, helva, tahin-pekmez, şeftali suyu ve tereyağı. Buranın ihalesi de Aziz İhsan Aktaş’tadır belki diye soruyor muhalif zihnim. Biraz atıştırıyorum. Uyuyabilmek için uzanıyorum ama ne mümkün!! Gerçekten de belli aralıklarla birileri geliyor ama diğer geçici koğuşa alıyorlar. Gelenlerin çığlıkları, isyanları, ağlamaları, kapıları yumruklamaları.. Uyumak şöyle dursun, kendi düşüncelerine dalmak dahi mümkün değil. Burası sürekli kendiyle meşgul ediyor insanı. Gardiyanlar herkese her şey için bağırarak komut veriyorlar. Her gün defalarca aynı şeyleri tekrar tekrar anlatmaktan bıktığı için soru duymaya tahammül edemeyen insan siniri var üzerlerinde.
Not: Sizlere reklamsız bir yazı okuma deneyimi sunuyorum. Beni desteklemek isterseniz,
Patreon hesabım: https://www.patreon.com/c/nurbetularas



