İnsanlar gerçek hayattan uzaklaşıp sığındıkları sosyal medyada linç kültürüyle içlerindeki duygu yoksunluğunu simüle ediyorlar. Gerçek ilişkilerde aktaramadıkları duygu ve düşüncelerini sanal dünyada haddinden fazla sertlikte dışa vuruyor, çünkü sanalın gerçekliğine erişmek için ekstra efor sarf etmesi gerekiyor.. Bedeli en fazla tanımadığı insanlar tarafından takipten çıkarılmak yahut duygularını tetikleyecek bir linçin öznesi haline gelerek sanal dünyanın gerçekliğini tatmak olacak.
24 Ağustos 2025’de çoklu kanser sebebiyle hayatını kaybeden Evre Başak Clarke’ın ölmeden iki hafta önce uğradığı sosyal medya linciyle bir kere daha gördük, duygularını kaybetmiş insanların sanal dünyada taşlaşmış kalpleriyle ne kadar gaddar olabileceklerini. İşin enteresan tarafı, linç öyle bir evreye vardı ki, sevenleri dahi ölmesini bekledi belki; Evren dolandırıcılık suçlamasından aklansın, bu nefret tırmanışı bitsin artık ve sussunlar.

Bu korkunç kalabalığa bakıp onların kalplerini ve ruhlarını gören Evre’nin dediği gibi olacaktı elbette, mezarının üzerinde dans edeceklerdi, ettiler.
İnsanımız gaddar çoğunlukla, çiğ, dedikoducu, vasat, üretmez, şikâyet eder sadece, üretenden de işkillenir haliyle, çünkü ne yapmak, nereye varmak istemektedir gayret edenler, eksikliğini yüzlerine vurmak suretiyle.
Bu aralar ülkemdeki insan profilinden ve dahi kendi öfkeli, hırçın halimden öyle yorgunum ki, gündemden ve kendimden kaçmak için öğle arası sahile geçiyorum. Müzik eşliğinde biraz yürüyüş yapayım, kafam dağılsın diye. Ama denize sıfır çimlere atılmış çekirdek, cips paketleri, boş şişeler, naylon poşetler.. İnsanların, gözünün önünde çocukları park oyuncaklarından hıncını almaya çalışırken sırıtmaları, yerde karton bardak ezen çocuğa kimsenin evladım onu oradan kaldır dememesi, beton tuğlaların arasına sıkıştırılmış pet şişeler, ağaçların oyuklarını dahi boş görmeye tahammül edemeyen hedeler, daha da öfkelendiriyor beni ve çıktığımdan daha gergin dönüyorum iş yerime. Bu ülkede yaşayan ama bu ülkeden nefret eden insanlarla dolu her yer. Kendileri ülkelerine hiçbir katkıda bulunmadıkları halde, anayurtları onlara istedikleri hayatı bir türlü vermemiş gibi nefret ediyorlar ve hınçlarını alamıyorlar bu ülkeden.
Biraz olsun sakinleşebilmek için Youtube içeriklerimi değiştirmeye başladım. Önce Mimarların Evleri serisini izledim ki, çoğu mimarın vizyonsuzluğu şaşırtmasa da 5 mimarın kendileri için inşa ettikleri evler ümit var olmama yetti. Nitelik çoğunlukta olmaz zaten, şükretmeyi bilmek lazım.
Mimarların evleri serisi bitince bu sefer Başka Hayat Mümkün serisinden birkaç bölüm izledim. Son yıllarda şehirden kaçıp köye yerleşen ve köyün doğasını, aurasını bozmaya kalkan habis insanlar olduğu gibi, kendisiyle yüzleşmiş, insan denen varlığın türlerini tanımış ve içerisinde döndüğü çarkı fark edip tekeri durdurup inmiş olgun kişileri tanıdım. Bu kişileri görünce içimde yükselen cümle şu oldu:
“Anadolu irfanı” ihale zengini olurken, beyaz yakalılar derviş olmuş.
Aslında bunu çok da sağlıklı buldum biliyor musunuz? Anadolu sırtlanları tıpkı köylerini, kasabalarını yağmaladıkları ve estetikten yoksun, pislik içerisinde yaşadıkları gibi şehri de yağmalamaya kalktılar ama kanun nizamdan hoşlanmadılar ve kendi köy kanunlarını uygulamaya kalktılar. Öte yanda, eğitim müfredatının tüm halkalarından geçmiş ancak doğayla, insanla olan bağını koparmış beyaz yakalı, mutsuzluğunun kökenini aradı ve Anadolu sırtlanlarından boşalan yerlere göç etti. Eğitimli çiftçiler, felsefe yapan köylülerimiz oldu böylece. Sebzeyi zehirlemeden nasıl tarım yaparım, güneş enerjisiyle nasıl kendime yetecek kadar elektrik enerjisi üretebilirim sorusu etrafında kendine yeten hayatları inşa etmiş ve köy halkına da örnek olmuştu bu kişiler. Aynı zamanda onlarla iletişim halinde kalarak, önemli bir dönüşümün de ilk ayak izlerini oluşturmuşlardı.
Evlerini terk eden, Anadolu’dan arkasına bakmadan kaçan “aydınlara” öfkelenirim. Kendilerini kurtarmak için kaçtıkları medeni hayatta Anadolu’nun zenginliklerinin ekmeğini yer ama geri dönüp Anadolu’yu yaban hayatından çıkarıp ehlileştirmeye üşenir, onu o yapan ekmeği bölüşmez onu o yapan insanlarla. Yani aslında irfan dairesini tamamlamazlar. Kaçıp gitmek ve uzaktan çemkirmekle hiçbir şey değişmediği gibi aslında orada olarak, kalarak da kolay kolay bir şey değişmiyor. Kafası çalışan insan çıldırır bu boş vermişlik karşısında. Ancak birden bire hiç değişmiyor, bu yüzden sürekli emeğe ve zamana, gelmelere, gitmelere, mesai harcamaya ihtiyaç var.
Bir dönem işim gereği Samsun’un köylerine giderdim. İnsanımızın hem iyi, hem kötü huylarını sezer, bu huyların o iklimde nasıl bir yaşam yarattığına şahit olurdum. Kuytuda kalmış insan hikâyelerinin yanı sıra bu ülke için neler yapmak gerektiğini geçirirdim aklımdan çaresizce.
O insanları görüp onlara dokunan insanların gözleri sahip oldukları imkânları nasıl da değerlendirebilecekleri fikriyle ışıldarken, onların hayatlarını değiştirebilecek farkındalığa sahip insanlar yörelerine uğramıyordu. Onları dönüştürecek kişiler, hiçbir emek sarf etmedikleri Anadolu’yu küçümsemekle, aşağılamakla, neden asla adam olamayacakları hususunda aforizma kasmakla meşguldü.
Anadolu bu çarpıklığın eseridir. Sadece sakinleri değil, sakinlerine yabani bir hayvanmış gibi boyunduruk geçirenler, Anadolu insanına çaresizlik çarkında ırgat olmaktan başka seçenek bırakmamıştır. 23 yıllık AKP iktidarının maddiyatımıza verdiği zarar kadar maneviyatımıza verdiği zarar ülkemizden kuş uçuşu görülebilmektedir. Altı üstü talan edilmiş, sürülmüş bir tarla gibidir bugün Anadolu. Yalnız bu acınacak haliyle ekilip biçilmeye de müsaittir. İş ki, şehirde eğitim görmüş irfan sahibi dervişler Anadolu’dan el çekmesinler, köklerine dönsünler.
Bu ülkede Sosyoloji, iktisat, psikoloji akademisyenleri neden köy köy gezip Türkiye’nin ruh halini, sosyo-ekonomisini taramaz, anlayamıyorum. İmkânım olsa da tüm Türkiye’yi şehir şehir, köy köy, ev ev gezsem.
Keşke CHP seçim programını belirlemeden önce Türkiye’yi dağ köylerine kadar arşınlasaydı..
Tahribatı, hastalıkları görse, buna uygun aşı ve tedavi yöntemlerini üretseydi. Evre Başak’ın kaçıp gittiği insanlara olan öfkesini anlıyorum. Hayatının son günlerinde dahi kaçıp gitmek istediği insanlardan kaçamadığını gördük. Anadolu halkı kendi haline bırakılarak gül bahçesine dönmeyecek. Çamurdan bıkan Anadolu insanı kendilerini hor gören insanlar yerine kendi içinden insanları göreve getirdi, onların da akıllarına gelen ilk çare; çamura beton dökmek oldu, bunu da istemeyiz. Eğer ilim irfan sahibi insanlarca sahip çıkılmazsa Anadolu her daim çamur deryası olarak kalacak.
Son 23 yılda, Türkiye gelişeceğine, gelişmişlikleri geriye çekildi.
Cehaleti yeniden ürettiler, fakirliği yeniden ürettiler, yobazlığı yeniden ürettiler, milliyetçiliği, ayrımcılığı büyüttüler.. Ormanları, toprakları, suyumuzu, gençlerimizin ümitlerini, yetişkinlerin hayatını, yaşlıların emeklerinin meyvelerini yok ettiler.
Biz seyrederken..
Not: Sizlere reklamsız bir yazı okuma deneyimi sunuyorum. Beni desteklemek isterseniz,
Patreon hesabım: https://www.patreon.com/c/nurbetularas



