3 ev hanımı geçici koğuşta kalıyor çünkü onlar hemen çıkacak. Biz, eşyalarımızı alıp kalıcı koğuşlarımıza dağıtılacağız. Gece sohbet ederken köşe yazarlığı yaptığımı söylediğim 2 çocuk annesi Fikriye:
-Abla, bizi de anlat. Bize yapılan adaletsizlikleri anlat.
-Anlatacağım. Yazının adını bile koydum şimdiden.
-Ne koydun abla?
-Boşu boşuna koğuşu.
-Ne güzel bulmuşsun. Fikriye benim adım, unutma.
Eşyalarımızı büyük tekerlekli plastik konteynırlara koyduruyorlar, peş peşe koğuşlarımıza doğru gidiyoruz. 48 suç kaydı olan çok mutsuz. Neşeli bir tonda “Kız sen yine mi geldin?” diye adıyla seslenen infaz memuru moralini düzeltemiyor. Suçundan dolayı kimlerin arasında olabileceğinin farkında. Orman kanunlarının geçtiği bu yerde, bir süre kendine yer açabilme seviyesini geçmesi gerekecek. Mutsuzluğunun sebebini sonradan anlayacağım. Gözleri dolu el sallıyor bana. Benim koğuşuma gelmişiz, onun koğuşu daha ileride, ayrılırken sözle vedalaştığımız için uyarılıyoruz ikimiz de.
C-5, devletin evinde bana açtığı oda.
Bir demir parmaklıklı kapı, ardından büyük bir demir kapı açılıyor. Üzerimize çevrilen kilitlerin neler olduğunu görüyorum ilk defa. Ucu yan bir demiri yuvasına oturtup çeviriyorlar önce. Sonra anahtar deliğini 3 defa çeviriyorlar. İşte yeni dünya..
Kapı açılır açılmaz kapının iki yanına dizilip bekleyen kadınlar etrafımı sarıyor. Memur, hangi oda kaç kişilik diye soruyor. Tüm odalar iki kişilik ancak ben kapasite üstü geldiğim için 3. olarak kalacağım, yani yerde yatacağım. Müdürlüğün ona verdiği not üzere sigara içilmeyen bir odaya veriyor beni. Memur arkamdan kapıyı kilitlerken daha, kadınlardan biri “Hoş geldin, ay pardon bi türlü alışamadım, geçmiş olsun” diyor. Diğerleri de geçmiş olsun diyor. Kadınlar yardım istemediğim halde el birliğiyle eşyalarımı alıyor, 3 numaralı odaya taşıyor. Tasavvuf bilgimden dolayı 3 dikkatimi çekiyor. 3 numaralı odada 3. olarak kalacağım. Evimin daire numarası da 3’tü. 3’te bi numara var, 3. kanaldayım bir süredir, halbuki geçmiştim buraları çoktan. Neden yeniden düştük? Seyr-ü seferde miyiz? Benim bu üçü aşmam lazım, burada bir sıkıntı var diye düşünüyorum.
Oda sakinlerinden bir kadın “Kahve içer misin?” diye soruyor. Normal hayatımı hatırlatan bu cümle, “Kalıcı koğuş bu kadar korkunç değil” cümlesinin ne anlama geldiğini anlamama sebep oluyor. Bir gece vatan Emniyetin leş gibi nezarethanesi, ardından geçici koğuştaki dumanlı uykusuz geceyle birlikte baş ağrım Nirvana’ya varmış. Uykusuzluk, belirsizlik, kızıma karşı mahcubiyet, gürültü, pislik, kahvesizlik sonucu boyun köküme yerleşen ağrı geçer belki bu kahveyle. O sırada plastik masanın üzerinde melamin tabağa karton bardakla kapatılmış bir kahve görüyorum. Kim fal bakıyor, diye soruyorum. Kahve teklif eden oda arkadaşım bakıyormuş. “Falıma baksana” diyorum, birbirimize fal bakmaya söz veriyoruz.
Kâğıt bardakta kahvelerimizi içerken odamıza gelen bir sürü kadın tarafından üçüncü defa sorgudan geçiriliyorum. Neden tutuklandım? Şafak operasyonu mu? Çocuğum var mı?
Cumhurbaşkanına hakaretten tutuklandığımı söyler söylemez, CB’den gelmiş haberi yankılanıyor diğer odalara doğru. Benzer suçlardan alınan kişilerin adları sayılıyor hemen. CB’ye hakaretten geldiğim haberi yayılınca Saraçhane’deki 100. gün eyleminden sonra tutuklanan genç kızlar geliyor odaya. Irmak, Göksu, Kübra. Kübra, arkadaşlarıyla hazırladığı cezaevi kitini uzatıyor bana: Kulak tıkacı (ses hiç kesilmiyor), saç tokası, şampuan, 1 paket sigara, A4 kâğıdı, zarf, defter, kalem, eşofman altı, şort, 2 tane t-shirt, banyo havlusu.
Saraçha’neli kızlarla gelen bir kadın madem CHP’lisin bizim odaya gel diyor, meğer o odadakilerden biriyle husumetliymiş, iyilik olsun diye beni kaçırmaya çalışıyor. Ben daha “bilmem ki, olur mu, yani neden olmasın” diye gevelerken kızlarla birlikte alıp götürüyorlar eşyalarımı. İlk oda arkadaşlarımla kapattığımız fallara bakıyoruz yine de. Kadın bana “Sen gittin ama bu odaya geri geleceksin, içeride fazla da kalmayacaksın”. diyor. Aranan kan bulunmuştur. Tamam, deyip çıkıyorum, yeni oda arkadaşım hadi gelsene diye çağırıyor çünkü.
Gider gitmez ilk odamla ilgili dedikodular başlıyor. Meğer aynı dosyadan alınmışlar, birbirlerine düşmanlarmış, beni orada bırakamazmış. Sonradan öğreneceğim, bu koğuşun en renkli karakteri ama bir o kadar da kavgacı bu hanım, adı Nevra olsun. Nevra bana hemen bütün eşyalarını kullanabileceğimi, kantin alışverişi yapana kadar bütün ihtiyaçlarımı hiç sormadan ondan alabileceğimi söylüyor. Bu açık kapı beni rahatsız ediyor. Duşa gir rahatla, diyor Nevra. Kızların verdiği havlum, şampuanım var nasılsa, yedek eşyalarım da var artık, hemen duşa girip üzerimdeki kirli kıyafetlerden kurtuluyorum.
Çıktığımda ortak alana götürüyor beni Nevra. İpek pembe şortlu pijama takımıyla bakımlı bir hanım tüm güler yüzüyle hoş geldin diyor bana, avukatmış. Sosyal medyada gördüğüm bir olaydan dolayı içerideymiş. Hemen yanında da bir başhekim, kibar ve ağır bir baş hareketi, son derece sakin bir gülümsemeyle hoş geldiniz diyor. Etli kuru fasulye yemeğinden ayırdığı etlerle tantuni yapmış avukat hanım, ikram ediyor. Bir fasıl da o masadakilerle tanışıyorum. Akşam yemeği konuşulmaya başlanıyor. Kısır yapalım denilince ben hemen atlıyorum, “Ben çok güzel kısır yaparım, onu ben yapayım.”. Hanımlar çok memnun oluyor bu teklife ama Nevra’nın yüzü düşüyor. Sonradan öğreniyorum, meğer burada ilk birkaç gün herkesin ağlama günleriymiş. Ben neden başıma gelenleri ağlayarak anlatmak yerine hemen ortama dâhil oldum diye bozulmuş Nevra. Ne yapayım? Ben survivor modundayım her daim. Köşkte de yaşarım, kuyuda da. Şuan buradaysam buraya uyum sağlayacak, buranın gerçekliği neyse ona göre bir formül üreteceğim kendime. Düşmanca bir yaklaşım görmediğime göre, uyum sağlayacağım. Ancak bir anda kanka da olmuyorum kimseyle, sadece davet edildiğim kadar dâhil oluyorum.
Akşam yemeğinin ardından odamıza geçiyoruz ancak bu odada sürekli sigara içiliyor. Geçici koğuşta sigaradan çok bunaldığımı anlatınca halden anlıyorlar, hemen o gece ilk odama geri dönüyorum. Nevra bana bir konudan daha gıcık olmuş oluyor. İlk oda arkadaşım da “Ben sana demedim mi?” diyor. Hayatımda ilk defa bu kadar hızlı çıkan bir fal görüyorum.
Akşam çay-kahve saatinde ortak alandayız yine. Oda arkadaşım ona baktığım falı övünce hemen yan masadaki kızların bakışları bana yöneliyor. Az sonra, falımıza bakar mısınız, diyorlar. Eh, bu kadar tatlı kızlara hayır denmez ki. Hem ben ne kadar geleceğimden endişeliysem, onlar da endişeli. Reddedemem. İlk akşam 3 kıza fal bakıyorum. Baktığım her falda kızların gözleri açılıyor, şaşkın ifadelerle birbirlerine bakıyorlar. Yanlarındakiler, “Dosyanızı ne ara anlattınız?” diye soruyor. Çünkü onlar kızların neden içeri girdiğini biliyor ama ben bilmiyorum, nokta atışı anlatmışım meğer başına gelen her şeyi. Bu yüzden nihayete varacağını söylediğim yeri de önemsiyor hepsi.
Hemen koğuşa yeni falcı gelmiş haberi yayılıyor, namım da.. Ertesi gün 9, sonraki gün 10 fal bakıyorum. Bu sohbetler esnasında insanlarla da tanışmış oluyorum ama çoğunun adını ve hikâyesini aklımda tutamıyorum. Beynim lüzumsuz bilgileri saklama gereği duymaz. Seversem yahut ilginç bulursam, hatırlayacak hepsini. Artık her gün kapımda, avluda, birileri peyda oluyor karşımda. Kimi melamin tabağa, kimi karavana kapağına, kimi peçeteye, gazete kâğıdına kapatılmış karton kahve bardakları.. 3 günden sonra fal seansları dengeleniyor.
Avlu..
Avlu, sabah sayımından sonra açılır, yazın akşam 7, sonbaharda 6 buçuk, kışın 5 buçuk gibi kapanır. Sayım ekibi koğuşa gelmeden önce tüm cezaevinde anons geçilir. Herkes odalarından çıkar, koğuş kapısının açıldığı koridorun duvarına dizilir ve sayım ekibi baştan sona yahut sondan başa doğru yürürken ilk kişiden son kişiye kadar sayılır. Sayı eksik çıkarsa derhal bağıra çağıra eksik kişi bulunur. Mazereti kabul edilmezse tutanak tutulur.
Bizim koğuş kız yurdu gibi. İki katlı. Koğuş kapısından girince bir koridor ve bu koridor boyunca 2 kişilik 8 oda var. Yani koğuşumuzda toplamda 16 oda var. Her odada iki kişilik demir ranza, yanında da incecik tek kişilik bir demir dolap var. Koğuş kapısının sağ tarafından üst kata çıkan merdiven ve avlu kapısı var. Ben alt kattayım. Bazı geceler avlunun kapısı kapanınca, avluya bakan merdivenin penceresinin önüne oturur, parmaklıklardan dışarı doğru bakarak arkadaşım Starkların Arya’yla kahve içerdim. Harem derdik oraya, sarayda hapsedilmiş kadınların kahve keyfine atıfla.
Hemen her sabah, önce kim kalkarsa diğerinin odasının kapısında yahut avluya bakan penceresinde biter, hadi gel yürüyelim diye birbirimizi davet ederdik. Tutukluların çoğu avluya oturmak, kahve içmek, sohbet etmek, boncuk işi yapmak için çıkar. Çamaşır günü tüm avlu çamaşırlarla donatılır, yeterli ip olmadığı için pencere parmaklıklarına temiz çamaşırlar asılır. Avlu Cennet mahallesine döner.
Ben ise daha çok yürüyüş için kullanıyorum avluyu. Oya Hanım gibi ağır spor yapmıyorum çünkü kendimi sakatlarsam kimse bakmaz biliyorum. O yüzden sadece hızlı tempoyla yürüyorum günde 5-6 defa. Sabah sayımdan sonra kahveli kahvaltımdan sonra bir defa 1 saat kadar, geç kahvaltımdan sonra 1 saat. Öğleden sonra 1 saat. Akşam 5’te yemek yedikten sonra bir saat ve avlunun kapanmasından yarım saat önce bir kere daha yürüyüp kapatıyorum günü. Her yürüyüşümde başkaları eşlik ediyor bana yahut tek yürüyorum.
Sabah erken saatlerde kimse olmuyor avluda. Sade Türk kahvesi ve sigara içiyorum gökyüzüne bakarak. Bulutlardan fal bakıyorum. Anne olarak seçtiğim bulutla çocuğa benzeyen bulutun arası uzaktı ilk başlarda, gittikçe yaklaştılar ve kavuştular davam yaklaştıkça.
Avluya çıktığım ilk gün, küçük erkek çocuklarını andıran bir kadın, “Aaa bakın uçak, uçak!!” diye gök yüzünü gösterdi. Gayri ihtiyari baktım uçağa. Diğerleri neşeyle avlu çerçevesi boyunca uçağın geçişini izlerken, ben hüzünle doldum. Nereye gidiyordu acaba? Bir daha kızımla seyahat edebilecek miyim yeniden? Buradaki tek manzaramız gökyüzüne açılan bu çerçeve. Payımıza ne düşerse onu seyrediyoruz. Gri bulutlar, mavi tertemiz gökyüzü, beyaz bulutlu gökyüzü, martılar, sığırcık kuşları, serçeler, kargalar. Tek bir ağaç olsa bari şu avluda, diyor tutukluların bazıları.. Olur mu? Biraz olsun umut dolar sonra içimiz. Belki bir kuş konar dalına, mutlu oluruz..
***
Bu koğuştaki tutuklular cezaevi yemeğini yemiyor, yemekler dökülüyor genellikle. Diğer koğuşlarda ise yemek yetmediği için kavga çıkıyormuş.. Eğitim seviyesi de, gelir seviyesi de diğer koğuşlara göre oldukça yüksek. Gelen yemeklerin bir kısmını dönüştürüyor yahut kantinden sipariş ettikleri ürünleri pişiriyor tutuklular. Ocak veya fırın yok. Çay ve kahve kettleda, yemek semaverde yapılıyor. Semaverde yapılan cezaevi yemekleri konseptiyle mekân açma fikri geziyor ağızlarda. Un yok, yumurta yok, irmikten hamur yapıp hamura havuç rendesi, dereotu ekliyor, ortasına peynir koyup poğaça yapıyorlar. Fırın olmadığı için semaverde kızartıyorlar.
Burada su, bardak, çatal, kaşık, tabak, sabun, tuvalet kâğıdı dâhil bir tutuklunun ihtiyacı olan ve devlet tarafından sağlanmadığı için satın alması gereken her şey kantinde satılıyor. Ekstra nevresim takımı, buzdolabı, TV, fön makinesi burada statü sembolü. Satın alacağınız her şeyin limiti var. Örneğin iki cam bardak, iki çakmak alamazsınız. Bir koğuşa bir büyük çöp kovası verilir. Dilediğiniz sayıda leğen, askı alamazsınız. Devletin size verdiği şeyler sıcak yemek, kahvaltılık, bazen sebze meyve, çerez ve içecek. Bunların haricinde her şeyi kantinden alıyorsunuz. Çatal ve kaşıklar bükülebilir çatal-kaşık olarak satılıyor ve gerçekten bükülüyor. Salata karıştırırken dahi yamuluyor. Bıçak, koğuştaki iki katta birer tane var. Ucu yuvarlanmış bir meyve bıçağını sırayla kullanıyor onlarca kişi yemek yapabilmek için. Melamin tabaklar geri dönüştürülmüş malzemeden, cezaevinde kanser keyfi..
Kantin siparişi tek seferde yapılıyor ve haftada bir gün geliyor. Bu yüzden yeni gelen tutuklu, ilk alışverişini yapana kadar diğerleri tarafından idare ediliyor. Cezaevinde para geçmiyor. Cezaevi yönetimi tarafından size bankamatik kartı gibi bir kart veriliyor. Yakınlarınız bu karta ATM’lerden TC kimlik numaranızla para yatırıyor. Siz de o parayla kantin alışverişi yapıyorsunuz. Eğer yoksulsanız yahut bir sebepten birileri size para göndermiyorsa, cezaevinde birileri size sahip çıkmalı. Eğer kimse sahip çıkmıyorsa bazı koğuşlarda meydancı olabilir, ortak alandaki işleri üstlenebilirsiniz. Yahut yanaşma gibi yaşamaya başlayabilirsiniz. Bu mikro dünyada, gerçek dünyadaki ekosistemi mikro ölçeklerde yeniden yaratıyor insanlık. Her koğuşun kantin, açık-kapalı görüş, mektup günleri ayrı. Avukatlar ise haftanın her günü, her saat gelebiliyor. Kantinde her ürün olmadığı gibi bazı ürünler haftalarca olmayabiliyor. Örneğin zeytinyağı ve tuz bile. Bu yüzden stokçuluk kaçınılmaz kimileri için ancak cezaevi stok yapmaya izin vermiyor.
İlk gecemde beni kucaklayan kalabalık bir grupla yemek yiyor, akşam sohbetine dâhil oluyorum ama ondan sonra yavaş yavaş kendi dingin dünyama dönüyorum. Düşünmeye, anlamaya, okumaya, yalnız kalmaya, dahası, yazmaya ihtiyacım var. Bir keşiş yengeci gibi takılıyorum ilk birkaç günün ardından. Buradaki hareketlilik fazla geliyor bana. Okuyorum, yazıyorum, avluda yürüyorum, özümle konuşuyorum, geç yatıyor, erken kalkıyorum.
Sabah sayımına kalktıktan sonra genellikle herkes geri yatıyor ama ben yatmıyorum, yatamıyorum. Tıpkı dışarıda olduğu gibi Türk kahvesi ve meyveyle ilk kahvaltımı yapıyorum. Ardından avluya çıkıyor, yürüyorum bir müddet. Yorulunca yahut bel ağrımı hissedince ara veriyorum. İlk gün bir merhaba ve kısa olay özetimle tanıştığım Seyhan Belediye Başkanı Oya Hanım da her sabah avluda. Bir yandan odasının penceresine yaklaştırdığı TV’den sabah haberlerini izliyor, bir yandan avluda spor yapıyor. İlk günler sadece merhabalaşıyoruz. Ardından benim dosyam ve onun dosyasıyla başlayan sohbet, siyasi sohbetlere, kulis bilgilerine, dertleşmeye bırakıyor yerini. Oya Hanım çok yoğun, tüm gün avukat görüşünde neredeyse. Buna rağmen her sabah standart sporunu yapıyor. 5 litrelik sularla ağırlık çalışıyor, cezaevi battaniyesini mat olarak kullanarak plates yapıyor.
Kitaplarım teslim edilmediği için ondan ve birkaç arkadaştan daha kitap alıyorum. Uzun zamandır bu kadar kitap okumamıştım. Cezaevine girmeden önce gündemden bunaldıkça aklıma gelip gelip yazmadığım ama şimdi gerçekliğim olan bir tweet vardı:
Gündemden uzaklaşıp kitap okuyabilmek için tutuklanma fikri çık aklımdan.
İşte şimdi avluda yürümek, kitap okumak, düşünmek ve kızımı özlemekten başka işim yok. Bir de, sanki sigara tiryakisiymişim gibi sürekli kahve ve sigara çekerdi canım tutuklanmadan önceki günlerde. Öyle ki, kendi kendime hayret edip söylenmiştim. İşte şimdi dilediğim kadar kahve ve sigara içebilirim. Yine de bir süre sonra kendime dur deyip azaltıyorum sigarayı. Günde en fazla 2 dal.
Kadınların çoğu gece çok geç yatıyor yahut hiç yatmıyor. Birlikte odalarında yahut ortak alanda dizi izliyor, şarkı söylüyor, boncuktan takı yapıyor, sohbet ediyorlar. Benim gibi tek tabanca takılan az. Genellikle 6-8 kişilik gruplar halinde hareket ediyorlar. Birlikte yiyor, içiyor, kantin sipariş günlerinde birbirlerinin sırasını gözetiyor, birbirlerinin işlerini, ilişkilerini, davalarını takip ediyorlar.
Leman provokasyonu gecesi provokatörlerle tartışan akademisyen Aslı Aydemir de (Aynı zamanda Barış Akademisyeni) bu koğuşta. Muhtemelen olay gecesi kırılan gözlük çerçevesini yara bandıyla tutturmuş. Çok manidar geliyor bu görüntü bana. Başarılı bir akademisyen, öğrenci yetiştirmesi gerekirken boncuk işliyor, örnek gösteriyor diğer tutuklulara şimdi. Suçu, erkeklere hadlerini bildirmek. İçerideki kadınları bilinçlendiriyor bazen, kimisine yol yordam gösteriyor, tıpkı Oya Hanım gibi.
Bizim koğuşun tutuklu profili: Belediye başkanı, başhekim, fizyoterapist, gemici, avukat, iş kadını, borsacı, İK yöneticisi, yüksek mimar, bilirkişi, okul müdürü, öğrenciler, uyuşturucu ticaretine bulaşanlar yahut bulaşanların yakını olanlar, patroniçe, baroniçe!! Ve bendeniz.. Şiddet içeren hiçbir suç kaydı yok tutuklular arasında. %98’izimizin tek bir sabıka kaydı yok. Tutuklanma gerekçeleri genellikle bahis, borsa manipülasyonu, IBAN kullandırma, rüşvet, siyasi tutuklu, uyuşturucu, TV’de gündem olan birkaç dolandırıcılık davası, yağma, bir de örgüt üyeleri. Örgüt üyesi dediysem, silahlı terör örgütü üyesi sanmayın. Tıpkı İmamoğlu suç örgütü diye bir örgüt iddiası gibi, maddi kazanç sağlama amacıyla örgüt kurmak gibi iddialarla bir örgüte bağlanmışlar. Çoğu hangi örgüte üye olduğunu, örgüt liderini yahut örgütteki diğer kişileri dahi tanımıyor. Dosyalarda gizlilik kararı olduğu için iddianameleri çıkana kadar neyle suçlandıklarını dahi bilmiyorlar.
Anlatılanlara göre genellikle durum şu; bir sektörde birileri kendine yer açmaya çalışıyor. Hop, bir veya birkaç şirketi şikâyet ediyor. Onlarca kişi bir anda örgüt üyesi yapılıyor. Ne dosyaya erişimleri var, ne diğer kişileri tanıyorlar, aileleriyle görüşme süreleri yalnızca 10 dk. İddianameleri çıkana kadar aylarca tutuklu kalıyorlar. Bazılarının beyanlarına göre, burada bir takım tarifeler devreye giriyor.. Bu davaların bir ucu hep güç ilişkilerine, sermaye transferine dayanıyor. Filler tepişirken, çimenler eziliyor yahut filler birbirinin dişini kırıyor. Bu koğuşun özelliği şu: Hemen herkes iddianame ve dava gününün belirlenmesini bekliyor. Ardından ilk ya da ikinci duruşmada tahliye oluyor. Birkaç kişi haricinde herkes, boşu boşuna tutuklu olduğunu düşünüyor. Bu insanların bir ailesi varmış, çoluk çocuğu sahipsiz kalmış, kimsenin umurunda değil. Kimin tutukluluk hikâyesini dinlesek ortak tepkimiz şu oluyor:
“Senin burada olmaman lazım, boşu boşuna yatırıyorlar.”
Ben girdikten birkaç gün sonra Saraçhane’li kızlar tahliye oluyor. Tahliye sevinci çok büyük bir olay. Koğuştaki demir kapılar avuç içleriyle güm güm inletiliyor. Çığlıklar, ıslıklar, alkışlar, sarılmalar, ağlamalar, şarkılar.. Uğurladığım herkese “Git ve bir daha geri gelme” diye espri yapabildiğim tek yer burası olacak..
Gidenlerin yerine hemen birileri geliyor ertesi gün. Biri kendi işinin patronu bir kadın, biri özel okul sahibi bir müdire, biri kişisel verileri ihlal, şantaj, tehditten gelmiş, biri de bir uyuşturucu baronunun karısı olduğunu söylüyor. 1,50 boyunda, egzotik yüz hatlarına sahip, saçları poposunun altına kadar uzun, cılız, kara kuru bir şey. Daha koğuştan içeri girer girmez suçu merak edilen kadın için “Bu muymuş baron karısı” diye düşünüyor herkes. İnsan, her yeri yapılı, botokslu, dolgulu bir tip bekliyor çünkü.
Odasında yalnız kalan Nevra’nın yanına veriyorlar baroniçeyle veri ihlalcisini. Sıkıcı cezaevi hayatında bir aksiyon arayan Nevra çok mutlu. Baroniçenin intikam planlarını dinlemek ve anlatmak onun için tüm TV dizilerinden daha eğlenceli geliyor. Baroniçe donmuş gözlerle saçını burarak intikam planlarını anlatırken veri ihlalinden gelen kız sürekli ağlıyor. Lezbiyen koğuşuna vermişler kızı önce. İçeri giremezsin şuan, mahrem diye odasına sokmamışlar ilkin. Ortak alanda birileri bakışlarıyla yiyince, tecrübeli bir tutuklu, “İş atıyor sana” demiş. İnfaz memurları kızı titreyerek ağlarken bulunca durumu anlayıp bizim koğuşa geçirmişler. Bir hafta boyunca ağladı, sonra radyoda çıkan Türkçe Pop şarkıları eşliğinde bale yapmaya, Hıahhhh diye sıkılma naraları atmaya başladı.
Cezaevinde hemen her mahkumun sık sık tekrar ettiği replikleri vardır. Benimki “Nur Betül Aras tahliyeee”. Kapı tahliye diye bir şey var, savcı sizi tutuklu yargılamaya karar verdiği için cezaevindesiniz ya, tutuksuz yargılamaya karar verirse de birden bire infaz memuru gelip avlu penceresinden yahut ana kapıdan bağırıyor “filanca tahliyeee” . Bir anda tüm odalardan çığlıklar atarak ortak alana koşuyor, tahliye olan kişiyi buluyor kadınlar. Herkes kapı tahliye istiyor ancak bu sık rastlanan bir şey değil. Kimisi “Çıkarın beni burdaaan” diye bağırıyor, kimisi her gördüğüne “Çıkarsınlar bizi artık, yeter” diyor.
Burada kadınlar fala ve astrolojiye çok meraklı. Eh, en çok burada herkes gelecekten haber bekliyor. TV’de astroloji programı olduğu an ortak alana çıkarılan TV’lerden yahut aynı anda birçok odadan astroloji yorumcusunun sesi çınlıyor. Bir de son derece seküler hayat yaşayan kadınların bir kısmı buraya gelince dine sarıyorlar. Nevra ilk gün koğuştaki kadınları ve gruplaşmaları anlatırken uyarmıştı:
-Bir de Mesih ve takımı var, tespihliler.
-Mesih mi?
-Mesih gerçek Mesih değil ayol, tarikat lideri gibi düşün. Onunla arkadaşlık edenler, bi bakmışsın elinde tespihle volta atmaya başlıyor. Bizim Mesih de onlara telkinde bulunuyor. Birlikte dua ediyorlar. Avluda yürürken ellerinde tespihleriyle görürsün onları.
Bir süre sonra anlıyorum Mesih kim, nasıl bir etki alanı var, tespihliler kim? Mesih de iyi kahve falı bakıyormuş. İşin tuhafı, alkollü bir işletme sahibi.
Burada astrolojiye göre dilek kapılarının açık olduğu günler, ekstra sevap point getiren dini ritüelleri gerçekleştirme yahut manifest yapma günleri. Ben hariç kimse o gün fal bakmıyor çünkü ibadet ettikleri için günaha girmek istemiyorlar.
21 Eylül o tarihlerden biriydi mesela. Okudukları surelere toplu dua yapanlar mı istersiniz, belli bir lafzı celali binlerce kere çekip o gün tamamlayıp duasını yapan mı istersiniz. Adaçayı yakıp oda oda gezdiren de var, göğe bakıp konuşan da, kendini odasına kapatıp kimseyle konuşmadan ibadet eden de..
Bizim pembe ipek şort takımlı süslü avukat hanım bugün pembe yemenisi, uzun namaz eteği, koltuğunun altında Yasin Cüzüyle arz-ı endam ediyor. Arkadaşı başhekimin elinde tespih, sorulara başıyla cevap veriyor çünkü salavat çekiyor.
Arkadaşının doğum günü partisinden çıkarken erkek arkadaşı alkol testini geçemeyince erkek arkadaşımı koruyayım derken polislerle tartışan, tartıştığı polislerden kaçıp kadın polise sığınayım derken de kadın polis tarafından straplez elbisesi sıyrılıp göğüslerini açıkta kalacak kadar dayak yiyen Asena, normalde de namaz kılıyormuş ama buraya girdiğinden beri ibadeti arttırmış. Ekinoks gecesi dua ritüeline beni de ekledi sağ olsun. Sevap olsun diye mercimek çorbasından yaptığı mercimek köftesini dağıtıp tüm odalardan dua topladı. Bir an önce çıkabilmek için her şeyi deniyor, çünkü ailesi tutuklandığı haberini kaldıramaz diye Tibet’te bir arınma kampında olduğunu söylemiş arkadaşları. Arınma kampında telefon yasakmış. Bizim Asena daha önce de böyle çılgınlıklar yaptığından kimse şüphelenmemiş ama normal bir kamp süresi kadar durup çıkmayı ümit ediyor ki kimse bir şey anlamasın.
Benim gibi dini hassasiyetlerini yitirmiş Klark Kent’e fal bakıyorum ben o gün, bir hafta sonra duruşması var, gergin. Uçarak çıkıyorsun buradan diyorum, çıktı. Ama benim falıma bakacak kimse yok bu özel gecede. Yine de şansımı deniyorum,
-Mesih be, bi ekinoks falı bak bana!!
Mesih elbette benim hatırım için günaha girmedi. Ben de bir süredir sürekli ettiğim duayı ve yeni duamı tekrar ettim..
Özüm, beni özgürleştir. Beni sevgili kızıma kavuştur..
Amin..
Bir duam daha var, hepimiz için. Her ne kadar, sizi de etkileyecek olsa da, o bende kalsın..
Gerçek olunca söylerim..
Not: Sizlere reklamsız bir yazı okuma deneyimi sunuyorum. Beni desteklemek isterseniz,
Patreon hesabım: https://www.patreon.com/c/nurbetularas



