Boşu Boşuna Koğuşu 5

Estetikli göğüs güzellik yarışmasını kaçırdığım gecenin ertesi günü jandarmalar aylık rutin aramalarını yapmaya gelmişler. Bütün kadınları avluya çıkardılar, ekip arama yaparken burada bekleyeceğiz. Koyu AKP’li, silahlı yağma suçlamasıyla tutuklanan bir kadınla, IBAN kullandırmaktan alınan bir genç kız, dün gecenin birincisini elle muayene ederek test ediyor.

“Napıyonuz lan, 5 aydır kocamdan ayrıyım ben.” diyerek sıyrılıyor aralarından finansçı kadın. Hepimiz gülüyoruz bu sahneye. Aramanın ardından koğuşa döndüğümüzde çamaşır sularımızın tuvaletlere döküldüğünü, eşyalarımızı düzenlemek için kullandığımız kutuların boşaltıldığını görüyoruz. Ani duygu ve düşünce değişimleri, gerçek dünyadan izole bu yerin bir rutini..

Cezaevinde hiç eğlenmedim mi? Eğlendim. Bizim koğuşun çılgını Nevra’nın icat ettiği gece kulübünde çok eğlendim. Kulübün adını CİK Club koydum. Adı, dilekçelerimize attığımız başlık olan,

“Marmara Kadın Kapalı C.İ.K.”teki CİK’ten geliyor. (Evdeki kuşumun adının Cik olması ve bir kafeste yaşıyor olması ayrıca manidardı benim için)

Burada her şey için dilekçe yazılıyor. Muayene olmak için revire, çamaşır yıkatmak için çamaşırhaneye vs. cezaeviyle tüm iletişim dilekçeler üzerinden sağlanıyor.

Bir gün nöbet sırası bende, o gün karavanalarla gelen yemeği ve tutuklulara dağıtılması gereken ekstra bir yiyecek gelirse (içecek, yoğurt, tatlı, paketli kahvaltılıklar, çerez vs.) onları dağıtacak ve günün sonunda tüm koğuşu süpürüp silerek yatacağım. Ben koridoru silerken Nevra’nın odasından müzik sesleri geliyor. Bir de kapıdaki gözetleme camında ışık yanıp sönüyor. O sırada üst kattan iki kadın geliyor, müzik, alkış ve çığlık seslerini duyup gelmişler. Kapı bir açılıyor, içeride kadınlar süslenmiş, kimi sütyenle, kimi büstiyerle çılgınca dans ediyor. İki kişilik odada 15 kişi var. TV’nin müzik kanalında gece dans müziği yayını var. Nevra kanalı açmış, müzik son ses, bir kişi oda ışığının başında durup ışığı yakıp söndürüyor. Işık yanınca beyaz, sönünce TV ekranının rengi neyse o renk oluyor oda. Beni gören Nevra içeri davet ediyor. Günün yorgunluğuyla dans edemeyeceğim ve daha çok işim olduğu için reddediyorum. Nevra naz yapıyorum sanıyor. Bir anda temizlik personeli moduna geçiyorum. Abla vardiya müdürü görürse canıma okur,  çoluk çocuk perişan oluruz, kıyma bana diyorum. Geeel, geeel diyor kolumdan tutarak. Kızlar alkış tutunca ben de mecbur fırçayı fırlatarak kızların ortasına geçiyorum. Çığlık çığlığa dans ediyor, şarkılara eşlik ediyoruz. O geceden sonra her Cuma gecesi devam etti CİK Club.

Kantin, manav ve mektup günleri kadınların en mutlu oldukları günler. İnfaz memuru tarafından kapı açılıp içeri doğru bu üç kelime bağırıldığı anda tüm kadınlar kapıya yığılıyor. Kantin ve manavda kapı açılmıyor. Kapının önüne bir masa çekiliyor ve kapının ortasındaki delikten isim isim okuyup herkesin siparişi veriliyor. Herhangi bir saklama imkanı tanınmadığından, kadınlar bu malzemeleri çöp poşetlerine dolduruyor. Adı okunan masanın üzerine çöp poşetini yerleştiriyor ve kantin siparişi bu poşete veriliyor. O sırada etrafındaki kadınlar neşeyle neler almış diye bakıyor. Eşyalarımız, kirli kıyafetlerimiz, siparişlerimiz, birçok şeyimiz çöp poşetlerinde. Bazen malzeme gelen kutulardan yahut 5 LT’lik su şişelerini keserek bir şeylerimizi yere koymadan muhafaza etmeye çalışıyoruz ancak, az önce de yazdığım gibi aylık aramalarda bunlar toplatılıyor ve malzemeler yerlere boşaltılıyor maalesef. Burada kadınların temiz ve düzenli olmaları cezaevi yönetiminin kuralları yüzünden mümkün olmuyor. Tutuklular yönetime rağmen temiz ve düzenli olmaya çalışıyor.

Mektup tutuklular için çok önemli. İlk haftalar daha yeni girdiğim için ve mektup yazacak kimsem olduğunu düşünmediğim için kapı açılıp da “Mektuuuup” diye bağırıldığında herkes koşarken ben kapıya gitmiyordum. Ta ki adımı duyana kadar; Nasıl olsa kimse yazmaz diye mağrur mağrur kitap okumaya ara vermezken, adımı duyunca öyle heyecanlandım ki, terliklerimi giymeden fırlayacaktım yataktan. Öyle yalnızsınız ki bu kalabalık koğuşta, dışarıdaki ait olduğunuz hayattan bir haber gelip de cezaevinden koptuğunuz her an çok değerli. Mektup yazanınızın olması, içeride “bu kişi yalnız değil” algısının oluşması için önemli. Mektup yazanı olmayanlar ise çok mahsun.

Tüm gün kapı önünde durup dışarıyı dinleyen mi dersiniz, kapı açıldığı anda zombiye dönüşmüş gibi kapıya yönelen mi? O kapı.. O kapı var ya o kapı. O kapı, gerçek dünyayla aramızdaki en büyük duvar. O kapının ardında, sevdiklerimiz var, hayatımız var. O kapıdan avukat için, açık-kapalı görüş için çıktığın anda iyileşirsin kısa bir süre dahi olsa.

Aryoşum 3 defa kapalı, 1 defa açık görüşe geldi. İlk seferinde çok tedirgin oldum. Ya beni görür ama dokunamadığı için tutuklu olmamın nasıl bir şey olduğunu asıl o zaman anlar ve travmatize olursa diye çok endişelendim. Oysa Aryoş, kendince beni teskin edecek cümleler bulmuş. Beni görür görmez, defalarca çalıştığı belli olan şu cümleleri söyledi hızlıca:

“Annecik,

Ben iyiyim.

Öğretmenim çok iyi.

Yeni sınıfımı ve arkadaşlarımı çok sevdim.

Beni merak etme, iyiyim yani.

Derslerime çalışıyorum, oyun oynuyorum, kitap okuyorum.

Resim kursuma babuşka götürüyor beni.

İyiyim ben.”

O, unutmamak için bir nefeste sıralarken bu cümleleri, ben ona yaşattıklarımdan dolayı hıçkırarak ağlıyordum. Sonra zar zor konuşmaya ve konuşturmaya çalıştım çünkü ezber ettiği cümleleri bitmişti. Ona güven vermek için avukatım Şeyma’dan bahsedecek oldum, “Biliyorum, tanıştım. Akıllı bi kadın, iyi birine benziyor” dedi. Meğer benim minik meleğim annesini kurtaracak kadınla tanışıp ona not vermiş.

Ondan başka hiçbir şey ağlatmadı beni. Açık görüş için kızıma ne götürsem, abur cubur yerine meyve mi soysam, bi kaba koysam kabul ederler mi, dökerler mi, diye düşünürken, birden ağlamaya başladım, evde ona hazırladığım rengarenk tabaklar aklıma gelince. Başka bir gün, çamaşır katlarken ağladım çünkü evde hep ertelediğim işlerdendi çamaşır katlamak, şimdi ise yapacak hiçbir işim yoktu. Çamaşırların arasında katlamadan önce silkeleyince üzerimden simler yağan sihirli küçük kız çocuğu kıyafetleri yoktu. Ne için yaşadık bu çileyi, neyin uğruna?

Sadece ben değil, tutuksuz yargılanabilecekken tutuklu yargılanan herkes. Neden ailelerimizden koparıldık? Eşi dolandırıcılıktan aranırken, eşinin karıştığı suçtan dolayı çocuğu kucağındayken gözaltına alınan, eşi kaçınca da ona ulaşabilmek için tutuklanan kadın; Minik, 2,5 yaşındaki kızıyla görüntülü görüştüğü her gün, kızının doğum gününde yanında olamadığı için doğum günü şarkıları söyleyip hepimizi ağlatıyordu. Bu genç anne ve kızı neyin uğruna birbirinden ayrı? Aylar boyunca telefonumu inceleyin diye yalvaran, bildiği her şeyi anlatan bu kadın, ilk duruşma olana kadar tutuklu kaldı ve sonunda tahliye edildi. Tutuksuz yargılansa ne kaybedilecekti? Neden cezaevleri kapasitelerini aşmış durumda?

Sanki biri talimat vermiş, tuttuğunuzu alın diye. Peki, neden kurulu düzeni olan, daha önce hiçbir suç kaydı olmayan, çocuğu okula giden yahut okul öncesi çağda küçük çocuğu olan insanlar, yargılama-iddianame hazırlık sürecini tutuksuz geçirebilecekken tutuklanıyorlar? Kaç git deseniz, “Çocuklarımı, evimi, eşimi, işimi bırakıp nereye gideyim? Hem benim bir suçum yok ki?” diyecek, hayatında tek bir suç kaydı olmayan insanlar aynı koğuşta olduğum kadınların çoğu.

Acaba diyorum, geçiş garantili köprüler, yolcu garantili havaalanları, hasta garantili hastaneler gibi, tutuklu garantili cezaevi modeli mi deniyorlar? Buna göre mi yiyecek, içecek ihaleleri yapıyorlar? Birileri için sadece istatistiki rakamlardan mı ibaret hayatlarımız, annesi yanında olmadığı için parmağını emmeye başlayan çocuklarımız? (benim kızım değil)

O kadar çoğuz ki, ranzalar yetmiyor, yerlerde yatıyoruz. Sadece korku iklimi sağlamak için değil, ekonomik bir fayda da var bu tutuklama salgınında. Düşünsenize, cezaevine giren herkes, 2 ay da olsa, 7 ay da olsa, aynı malzemeleri satın almak zorunda. Devasa bir ekonomik faaliyet var burada. Bu yüzden çocuğunun okulunun ilk günüymüş, çocuğunun doğum günüymüş demeden, sudan sebeplerle tutuklu yargılıyorlar insanları. Beni tutukladıkları sebebi iddianameye yazamadılar. Madem tutuklandığım suçla itham edemeyeceksiniz, neden tutukladınız?

Bir ihtimal daha var. O da KK mı dersin?

Sadece iktidara karşı muhalefet ettiğim için değil de, kurultay davası sürecinde Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibine sert muhalefetimden dolayı da susturulmuş olabilirim. Tıpkı çözüm-süzlük sürecinde belli bir aşamaya gelinene kadar Ümit Özdağ’ın tutuklanması gibi. Çünkü gözaltına alındığım kişilerden bazıları ile üç ortak noktamız vardı:

  1. Tweetlerimizin çok da sert tweetler olmaması
  2. Çok sert ve tahammülsüz KK muhalefeti
  3. İktidarın korku politikalarına rağmen susmamak

İktidar çok sert güç gösterisi yapma ihtiyacı hissediyor ancak, öyle hassas, öyle kırılganlar ki, eskiden Molotof kokteyli atan insanları, polise parke taşı atanları tutuklarken, daha sonra sokakta eylem yapanları tutuklamaya başladılar. Sonra sosyal medyada açıktan küfür ve hakaret edenleri almaya başladılar. Bugün ise iktidarları pamuk ipliğine bağlı olmalı ki, en ufak bir titreşim dahi büyük bir çığa sebep olabilir endişesiyle, “Bu cümlede ne var ki?” diyebileceğimiz eleştiriler bile büyük bir tehdit olarak muamele görüyor.

İktidar halktan korkuyor, halk iktidardan. Bu denklemdeki abukluğu benim gibi insanlar gösteriyor. Başka şansım yokmuş gibi geliyor bana. Bağırmaktan, söylemekten, mücadele etmekten başka şansım yokmuş gibi. Kızımı ve kendimi tutuklu bir gelecekten korumak için tutuklanmaktan başka şans tanımadılar bana. Ancak bu konuda tek sorumlu olan iktidar değil, halk.

Eğer, benim gibi milyonlarca insan daha kendi kendine söylenip şikâyet etmek yerine sosyal medyada, günlük hayatında konuşsaydı, haykırsaydı, sadece benim ve yüzlerce kişinin çığlığı duyulmayacaktı. Çocuklarınız için susmasaydınız, çocuklarımız yalnız kalmayacaktı.

Suçlusunuz, hem de çok suçlu. Çünkü sustunuz. Bugün şikâyet ettiğiniz her şey olurken sustunuz.

Hemen hepsinin boşu boşuna tutuklu yargılandığını düşündüğüm bu koğuşta bir tutuklunun cümlesi düşüyor aklıma.

“Bizim suçumuz bile belli değil, boşu boşuna yatırıyorlar. Sen hiç değilse mücadelen uğruna buradasın.”

Boşu boşuna tutuklandığımı düşünüyordum hâlbuki, boşu boşuna burada olan ben değilmişim meğer.

Güneşli bir günde, avluda, bağdaş kurmuş oturuyor, bu yazıyı yazıyorum. Yeni gelen tutuklular cezaevinin verdiği battaniyeleri yıkamış, kurutuyorlar. Rüzgâr ve güneşten çabuk kuruyor burada çamaşırlar. Güneş ışığı iyice ısıtmıştır şimdi battaniyelerini.

Biri hapşırınca, “Özgür Yaşa” diyoruz burada. Bu koğuştaki kadınların çoğu akıllı kadınlar. Dışarıda daha yapacak çok işleri var.  Üst kısmı ay-yıldızla taçlanmış, defne yapraklarıyla çerçevelenmiş, 1923 yılında kurulmuş T.C. Adalet Bakanlığı battaniyesinin altında her şeye rağmen adalete sığınıp, uyumaya çalışacaklar bu gece..


Not: Sizlere reklamsız bir yazı okuma deneyimi sunuyorum. Beni desteklemek isterseniz,

Patreon hesabım: https://www.patreon.com/c/nurbetularas